AT’A SENFONİ NECİP FAZIL KISAKÜREK

at

Cumhuriyet tarihinin en önemli edebiyat ve fikir adamlarının başında gelen Necip Fazıl merhum, aynı zamanda yaşantısı ve entellektüel kalitesiyle, bilcümle Avrupai emsaline faik bir bohemdir. Buradaki ‘edebiyatçı’ vurgusu önemlidir. Zira Fazıl’ı farklı bir yere konumlandırmak, İslami fikir hayatını çıkmaza sokmuştur. Örneğin İdeolocya örgüsü isimli eseri, edebi açıdan değerlendirilmelidir, yoksa İslami hareketin bir ideoloğu, kuramcısı, ihyacısı ve fikri lideri olarak görmek, ancak bir takım siyasilere istismar sahası açmaktan başka bir şeye hizmet etmez. Senelerce üstada mülazemet etmeyi bir kıdem olarak gören kimseler, bilahare eylemleriyle üstadı küçük düşürmüştür. Her şeyden arta kalan, üstadın şiirlerini, şahsi çıkara hizmet etmesi gayesiyle bir takım çürük ve çarpık fikirlerealet etmekten ibarettir.

Fazıl’ın bohem yönü de baskındır. Bu bir kusur ya da ahlaki zaaf değildir; aksine derinliğin ve kalitenin pazarsız kaldığı bir toplumda, yalnızlaşmanın getirdiği bir avunma şeklidir. Gençliğinde bohem yaşantısını tecrübe edinmiş ve müteşerri bir hayatı seçtiğinde bundan istifade etmiştir. Elbette ki bu yönünün ön plana çıkartılması-özellikle sevenlerince-hoş karşılanmamaktadır. Yine de merak edenler, Yalçın Küçük’ün, 1988 yılında çıkarttığı ‘Edebiyat Dostları’ isimli derginin 12. Sayısına bakabilirler.

Yarış atı yetiştiriciliği tarih boyunca ordu ve devlet ile ilişkilidir. Osmanlı’da İmrahor bir unvan olup, günümüz İstanbul’unda dahi çeşitli semtlere ad olmuştur. Dolayısıyla yarış atı yetiştiriciliği tarih boyunca soylu ailelerin elinde kalmış, günümüzde de zengin bir zümrenin sporu olarak devam etmiştir. Burjuvazi yer yer bu spora merak sarsa da paradan ziyade bir atçılık kültürü ve sabır istediğinden tutunamamışlardır.

Fazıl At’a Senfoni’yi 1957 yılında yazdı ve 1958’de TJK tarafından neşredildi. Elimde hem eski hem de yeni nüshası var. Bu son baskı Türkiye Jokey Kulübü’nce 2016 yılında basılmış. Ticari bir kaygı güdülmediğinden baskı prestij kitap kalitesinde yapılmış. At yarışçılığı zengin sporu olduğundan ve daha düne kadar iktisadi hegemonyayı seküler kesim elinde tuttuğundan, Jokey Kulübü’nün mevcut iktidara mesafeli olduğu düşünülebilir. Ayrıca İslami camia at yarışçılığının kumar boyutundan ötürü bu yapıya uzaktır. İktidar kendini İslami olarak değil muhafazakar olarak tanımlamak suretiyle sekülerizme; jokey kulübü de üstadın İslami şuur üzerine yazılanı değil de Atlar hakkında olan eserini yayınlayarak, İslami camiaya yaklaşmıştır. Nihayetinde iki taraf da muhafazakârlıkta buluşmuşlardır.

AT’a Senfoni

Necip Fazıl, önsözde ‘Ata binilmez, ata yükselinir’ s.5diyor. Burada atı,eşrefi mahluk olan insanın yanına yerleştiriyor. Bu ata karşı şahsi bir muhabbetten ziyade tasavvufi bir bakışa dayanıyor. Varlıkların sonsuzluğa doğru ilerleme çabası içerisinde olduğunu söyleyerek, bu yolda mahlukatı dört gurupta tasnif ediyor: ‘Cemad (cansız), nebat, hayvan ve insan. Her gurubun, piramidin bir üst basamağına yaklaşmış adayları da var.‘Cemad dünyasının en ileri unsuru mercandır; çünkü tıpkı nebat gibi kök salar ve kumlara düğümlenir. Nebat dünyasının en ileri unsuru hurma ağacıdır; çünkü tıpkı hayvan gibi dişisinin üstüne abanır ve tohumlarını öyle bırakır. Hayvan dünyasının en ileri unsuru ise attır; çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayat maliktir ve rüya görür. İnsan ise sonsuzluğa namzet.’s.7

Atı insana yaklaştıran özelliği bununla sınırlı değildir. Atlarda bir yere kadar bilinç de vardır. Örneğin atlar çocukları, sarhoşları ve delileri tanır; onları anlar ve zarar vermez. Bundan dolayı Osmanlılarda, akıl hastalarına atları tımar ettirirlermiş (tımarhane kelimesi oradan gelir). Ayrıca atları eğitirken tıpkı Pavlov’un köpeği misali, kazanan atlara şekerli su içirilir. Yarışı kaybeden atların, kendilerine şekerli su verildiği halde içmedikleri söylenir. Hele bir özelliği vardır ki; insana ancak bu kadar benzer. yarış başladığında bazı atlar, gurubun gerisine düşerler. Binicisi ne kadar teşvik ederse etsin, ne kadar kamçılarsa kamçılasın gurubun temposunu yakalamaz. Bu durumun farkına varan jokeyi ısrar etmez ve atını kendi haline bırakır. Yarış terminolojisinde buna Rockluk/sertlik yapmak denir. Yani atımız o gün havasında değildir; koşmaya keyfi yoktur.

Atlarlar ilgili tasavvurun, tasavvufi boyutunun yanında şer’iderinlik ve bağlayıcılığı da vardır:

‘Allah (c.c.), Kur’an’da atın üzerine yemin etmiş; harikulade tasvirini yapmış ve manasını billurlaştırmıştır.’ ( El-Adiyat) s.13

Atın insanla olan maddi münasebeti, manevi alemde de devam etmektedir:

‘Peygamberimizi Miraç gecesinde ilahi visal alemine uçuran, ışıktan hızlı vasıtanın-Burak-isimli kanatlı at şeklinde yaratılışındaki hikmet, Allah tarafından atın manasına bağışlanmış ne büyük şereftir!’ s.8

‘Burak’ İsra kısmında bindiği vasıta iken; Miraç’ta ‘Refref’ isminde benzer bir mahluka bindiği rivayet edilir. Bu binek Süleyman Çelebi’nin Mevlit-i Şerifinde geçer:

‘Söyleşirken Cibril ile kelam

geldi Refref önüne verdi selam’

Atın Batı alemindeki seyri, Doğu’dakinden farklı değildir. İncil’in Vahiy kitabında kıyamet habercisi olan dört atlıdan bahsedilir (Vahiy, 6). ‘Mahşerin dört atlısı’ deyimi buradan gelmektedir. Dahası Ortaçağ Avrupası dediğimizde aklımıza şövalyeler gelir. ‘ O kadar ki, bunların ismi ve şahsiyeti bile kendi nefislerine değil, ata izafe edilmiştir;Chevalier (şövalye): yani atlı adam…’ s.9

Modern insanın bunca zaman kaybına, strese ve masrafa sebebiyet vermesine rağmen otomobil sevdasının arkasında, at arketipinin olduğunu düşünüyor insan.Evimizin altına ‘Garaj’isminde modern ahırlar yapıyor; doru, al, kır, yağız arabalar seçiyor; türlü pedal oyunlarıyla otomobillerimizi kişnetiyor ve şaha kaldırıyor oluşumuz; at arketipinin bilinç altımızda ne kadar baskın olduğunu gösteriyor.

Kitapta atlarla ilgili atasözleri ve vecizeler sayılıyor. Bunlar içerisinde en derinliklisi, Shakespeare’in üçüncü Richard oyununda geçen replik  olsa gerek.

Harp esnasında atından düşen ve etrafı hasımlarınca sarılan Kral şöyle bağırır: ‘A horse! A horse! My kingdomfor a horse! ( Bir at, bir at verin bana; krallığıma karşılık bir at!)

Yunanın ve ondan sadır olan batı medeniyetinin mitolojilerinde; Doğunun masal ve menkıbelerinde hep atlar vardır. Yunan mitolojisinde Santor beline kadar insan gerisi at olan bir varlıktır. Battal Gazi ise, atı Aşkar’ı zapt ederek işe başlar.

At, Homeros’un İlayda’sında destanlaşır, ‘Truva muharebesinin tahta atı, hile bilmez kahraman atı gülünç düşürücü bir tertip olsa da herhangi bir fantastik rolü ata oynatmak bakımından dikkate değer.’ s.26

Artık 19’uncu asrın içindeyiz: Napolyon Bonaparte’ın ressamı ve büyük aksiyonlarının çizicisi (Horace Vernet) 1789-1863… bu ressam ‘Borazanın Atı’ isimli eseriyle o devrin büyük süvarisine ait havayı vermiştir.’ S.32

Bildiğim kadarıyla Vernet, Büyük Bonapart’ın değil, onun mukallidi olan yeğeni III. Napolyon’un görevlendirdiği bir ressamdır. Bahsedilen eser de zannımca, tek başınayken tabiatın en rasyonel varlığı olan, ama yan yana geldiklerinde irrasyonel topluluklar dönüşen insana;sahibinin liyakatsizliği altında ezilmiş kendi sadakatinin sitemiyle bakmış  ‘ThedeadTrumpeter’sfaithfulhorse (Ölü bir süvari borazancısının vefakar atı)’ isimli tablosudur.

Horace Vernet

Kitapta fatihlerin ve kahramanların daima atlarıyla anıldığı vurgulanıyor. Örneğin Büyük İskender’in Büsefal’i, Don Kişot’unRosinand’ı, Kalligüla’nınİnsitatüs’ü, Yavuz Sultan Selim’in Karaduman’ı ve Genç Osman’ın Sislikır’ı sayılanlar arasında. Ayrıca beyaz atını denize süren Fatih tasvirinin hatalı olduğundan bahisle, Osmanlılarda savaş atının yağız, merasim atının kır olduğu belirtiliyor. s.35

Üstat tarih boyunca atın geçtiği aşamalardan bahsediyor. Her milletin-özellikle bozkır-ata dair türeyiş efsaneleri var. Bu noktaların ilmi çürüklüğünden bahsederken şöyle bir ifade kullanıyor:

‘Hakikatleri tam tespit edemediği ve bocaladığı yerlerde güzel bir edebiyat yapamayan ilmin ata dair verdiği bu zanni bilgi de gayemizin dışında… s.39

Buradan anlaşılan o dur ki ‘hakikatler tam tespit edilemediğinde güzel bir edebiyat yapmak’ diye bir usul vardır. Bu ifadesi zor meseleyi nasıl ele almalı? Her devrin ve tarih yazım ekolünün kendine has bir usulü vardır. Günümüz araştırmacılarının bunu göz önünde bulundurması gerekir. Örneğin Taberi, devrine dair duyduğu her şeyi aktarır. Doğru mu yanlış mı bakmaz. Bu titiz olmayışından değil, bir usul olarak kullanılmıştır. Bunun kötü yanı, bu usulü bilmeyenlerin batılı hakikat kabul etmesi ya da hakikat olmadığı ortaya çıktığında Tarihçiye istiskal etmesidir. Müspet tarafı ise, o devirlerde hakikatin yanında yalan yanlış da olsa nelerin konuşulduğunu bilmektir. Bu da araştırmacıya muazzam bir vakit kazandırır. Düşünülmüşü bir daha düşünme zahmetinden korur. Yoksa Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini bir ‘palavralar antolojisi’ olarak görmemiz gerekmez mi?

Kitapta ayrıca safkan atların ilk defa Süleyman Peygamber tarafından yetiştirildiği geçiyor. Atlar ilk defa M.Ö. 4 bin yılında günümüz Ukrayna steplerinde evcilleştirildi. Süleyman Peygamberi ise M.Ö. bin yılına konumlandırıyoruz. Bunu şöyle anlamalı; burada bahsedilen at, atın evcilleşmesi ya da vazifeye koşulması değildir; at cinsi içerisinden seçilim yoluyla o cinse bir karakter kazandırılmasıdır. Harp atı insanı ezmeye, yarış atı ezmemeye meyyaldir. Safkan harp atlarının Süleyman peygamber vesilesiyle fıtratını bulmuş olduğunu görüyoruz. Tıpkı gemi inşası Nuh, gıda depolama Yusuf ve soğuk demircilik Davud nebiyle başlamışsa; at terbiyesinin ve kültürünün ilmi paradigmaları Süleyman nebiye verilmiştir. O dönem terbiye edilen ata ‘küheylan’ denir ve Arap prens soyun atasıdır.

‘İlyada’nın ikinci şarkısında, Homer atların nalından bahsettiği halde, eski Yunan’da at nalsızdır.’ s.50

Karşımıza bir tarih yazım usulü daha çıktı. Homeros’un eserlerinin nasıl akıllarda tutulduğu, aktarıldığı ve yazıldığı dil bilimciler arasında tartışma konusu olmuştur. Sonunda bu insanların deha oldukları ve şifahi kültürün hafızayı kuvvetlendirdiği gibi sonuçlara varılmıştır. Oysa bugün, bu destanların kulaktan kulağa değiştirilerek aktarıldığı; belli miktarda kelime haznesine sahip bir insanın, manzum kalıplarını da ezberlemek suretiyle dilediğince mısra uydurabileceği anlaşıldı. Ve böylece bir put daha kırılmış oldu.

Konumuza dönersek Süleyman peygamber dönemiyle birlikte, atlarla olan bağımız ilmi bir sahaya taşındı. Romalılarda atlarla ilgili meslekler ortaya çıktı.

‘At antrenörlerine Romalılar Agitatoresismini verdi.’ s.52

‘Ajitatör’ günümüzde iki manaya gelmektedir. İlkin çalkalayıcı manasına gelir ki çamaşır makinelerinin dönen haznesinin adıdır. İkincisiyse belli bir araştırma evreninden örnekler seçen, bunu kitlelere vülgarize ederek anlatan vefikirleri kışkırtan militan manasında kullanılır. Ben bu kelimeyi tahkir edici bulmuyorum; zira siyasilerin nazarında koyun yerine konmaktansa at olarak görülmek evladır!

Zamanla atlı gösteri sporları ortaya çıkmıştır. Fransa’da ortaya çıkan ‘Carrousel’ meşhurdur. Carrousel: ‘Ortaçağ’da, Türklerin ve Arapların atlı harp oyunlarından mülhem, at sırtında kılıç ve mızrak kullanışını safha safha gösteren, toplu ve az tehlikeli bir oyun…’ s.57

Daha sonra safkanların ölçülerine geçiliyor ve ırkların karakteristik özellikleri anlatılıyor.

‘İnekler gibi paftalı, kula, bulanık kır vesaire piç renkler Araplarda olmaz’. s.61 (Kula: Donu al ile boz arası olan at; Pafta: büyük benek, leke)

‘İnek gibi paftalı’ deyince aklımıza Western filmleri geliyor. Sömürgecilerin atları daima düzenli, eğitimli, tek renk; kısaca Protestan kültürünü yansıtırken; kızıl derililerin atları biçimsiz, eğitimsiz, dağınık, renk renk ve ‘inek gibi paftalı’ olurdu. Oysa kızıl derili atı diye bir şey yoktur; zira kıtada at yoktur? Amerika kıtasına at, ilk defa İspanyollarca getirilmiştir. Kıtanın keşfinden önce sadece iki evcil yaşardı: Lama ve Hindi; onlara da binemezsiniz.

Geldik ‘Bir at nasıl seçilir?’konusuna.‘Seçmek’ derken doğal seçilime tabi tutulacak atlardan söz ediyorum. Yoksa günümüzün Kurban Bayramlarında, hayvan pazarını gezen stajyer muhabir ağzıyla ‘at alırken nelere dikkat etmeliyiz?’ gibi değil.

‘Üç yeri ince ve uzun olacak: kulakları, boynu ve arka ayakları; üç yeri kısa olacak: sırtı, kuyruk koçanı ve ön ayakları; üç yeri geniş olacak: alnı, göğsü ve sağrıları; üç yeri parlak olacak: tüyleri, gözleri ve tırnakları.’ s.61

Böylesine ‘fotojenik atlar’ var mıdır bilinmez. Lakin olsa bile, atın ruh halinin suretine yansıdığı muhakkaktır. Ganyan oyunlarıyla ilgili olanlarımız bilir; atın sağlığı evvela kulaklarına vurur; gemiyle oynayan, ağzı köpüren, zıplayan, başı yerde süzük dolanan ve tezeklerini sağa sola döken atlar yarış kazanamazlar. Gülmeyin, zira tezek meselesi önemlidir; atın gıda düzeninin bozuk olduğunu gösterir ki bu da bakımsızlık ve ilgisizliğin alametidir.

Atların neseplerine de bakılır. ‘Pedigrinin Arapçası şecere, ağaç üslubunda şube şube dallanma manasına gelir.’ S.62(At seçerken gösterdiğimiz bu titizliği ve hassasiyeti, insan seçerken göstermiyor oluşumuz hakikaten taaccüp edilesidir).

Atın soy kütüğüne pedigree denirken; ailesine orijin deniyor. Pedigreenin aynı zamanda pedikür kelimesiyle etimolojik bağı vardır. Zira pedigreeLatince’de‘kuşların ayak izleri’ ve ‘atasının ayak’ izi gibi manalara geliyor. Bu konu başka yerlere varmadan, kaldığım yerden devam ediyorum.

Atın cinsi söylenmeden sadece ‘safkan’ tabiri kullanılırsa, hatıra Arap değil, muhakkak İngiliz atı gelir’ s.63

Canlılar için en kolay hareket enlem üzerinde yaşanır. İngiltere’nin hem ada oluşunun getirdiği yalıtılmışlık hem de Protestan titizliği, İngiliz ırkının doğuşunu kolaylaştıran en temel amiller olsa gerek. Bu kültür ve kanunlara da yansır. Eğer bir adada yaşıyorsanız kanunlara uymanız gerekir, aksi halde yok olursunuz. Bu durum etnolojide o kadar baskındır ki; Amerika’ya göç hareketini tetiklemiştir. ‘İngiliz Jokey Kulübü’nün mahiyeti ve salahiyetleri hakkında hala daha bir kanun ve hükümet emri yoktur ve hiçbir zaman olmayacaktır. Kulüp kararlarının teminatı mümessillerin asalet, ahlak, doğruluk, ihtisas, istiklal ve şerefidir.’ s.81

Anayasaları da bu açıdan örnek gösterilir. Halbuki bunların sömürgeci İngilizlerin şerefi ve geleneklerine bağlılıklarıyla bir ilgisi yoktur. Sadece coğrafyanın getirdiği bir avantajdır.

Buna paralel düşünürsek, İngiliz atını ıslah etmek için çeşitli kanunlar çıkartılmıştır. Örneğin VI. edward ‘İngiltere’de at hırsızlığı eden veya bu işi yaptığına inanılan herkes, dini himaye ve sahabet kadrosundan çıkarılacaktır’ yani ‘dinsiz ilan edilecektir’. S.65 diye kanun çıkartmıştır.İngilizlere göre, bir insanın at çalabilmesi için dinsiz olması gerekir. Lakin bu suç neredeyse evrenseldir. Kavimler içerisinde belki de sadece Çerkezler at hırsızlığına müspet bir mana verirler. Onlar da günümüzde vatansızdırlar. ‘At hırsızı’ Türkçeye deyim olarak geçmiştir. TDK’ya göre: ‘Kılık kıyafeti ve davranışları güven vermeyen kimse’ manasına gelir. Yine de bu suçun önü alınamamış ve 1859 yılında Kansas’da Anti HorseThiefAssociation (at hırsızı karşıtları birliği) isminde sivil toplum kuruluşları türemiştir.

1791 yılından itibaren ‘Studbook’ denilen şecere defterleri tutulmaya başlandı. ByerlyTurk- 1860, Darley Arabian-1700 ve Godolphin Arabian-1724 İngiliz atlarının üç atası oldu. s.68

BunlardanDarleyArabian Halep’ten gitme, küheylan cinsi, Süleyman (a.s.)’a nispet edilen prens soyun atasıdır. s.69

GodolphinArabian ise ismiyle müsemma: Arabistan’dan gitme. Günümüzde Godolphin isminde bir şirket de vardır.Godolphinekürisi, dünyanın en büyük yarış atı yetiştiricisi olup, bildiğim kadarıyla Dubai Kralı Şeyh El Maktum’a ait.

Kitapta bir de tecrübe aygırlığından bahsedilir. Aygırımız değerlidir ve günde iki kez çiftleşir. Şu an aşım bedeli on bin lira olan ve önümüzdeki bir yıllık randevusu dolu aygırlarımız vardır. Bu kadar kıymetli bir aygırın başına bir şey gelsin istemeyiz. Zira kısrağımız bir çifte darbesiyle aygırı parçalayabilir. Bundan dolayı umutsuz bir aygır getirerek (tecrübe aygırı) kısrağa gösterilir. Eğer kısrak çiftleşmeyi kabul ederse, derhal asıl aygırımızı saklı olduğu yerden çıkartarak getiririz. Yok kabul etmezse, tecrübe aygırımız eğitim zayiatı olarak kayıtlara geçer. Üstat bu meseleye pek duygusal yaklaşmış, ben buraya almak istemiyorum. Bir de kıyakçı vardır. Tecrübe aygırı meselesinde aygır risk altında olduğu gibi, bazen kısrak risk altına girebilir. Zira aygır, ‘aygır gibidir’. Kıyakçı isimli seyis arkadaş çiftleşmelerine yardım eder. Argoda ‘kıyak geçmek’ buradan gelir.

Bir atın başarılı olmasında bir çok fiziksel değişken vardır. Ama en önemlisi kalbinin büyüklüğüdür. Çünkü kanı pompalayan ve oksijeni ileten kalptir. Dünyanın ünlü safkanı ‘Eklips’in kalbi on üç libre (5 kilo 800 gr.) gelmiştir.’ s.73(Rivayete göre NorthanDancer ve Secreteriat’ın kalbi de böyleymiş).

Atçılığın etrafında oluşan kültür kıyafetlere yansımaya başlamış.

‘İngilizce biniş elbisesi manasına gelen ‘ridingcoat’, Fransızcaya ‘redingote’ diye geçmiş, bir müddet sonra orda resmi kılık haline gelmiş, oradan da Türkiye’ye tam bir Babıali efendisi kıyafeti olarak intikal etmiştir’. Şu İngiliz’in tesirine bakın! Onların at elbisesi, başkalarının saray kıyafeti oluyor.’ S.90

Redingote kıyafetinin nesini beğenmedi üstat bilmiyorum. Buradan da  atlara bir şeref payesi çıkartması beklenirdi. Kaldı ki Babı ali beyefendileri redingote giymeselerdi de ‘ham sofular’ gibi mi giyinselerdi? Tanzimat döneminde bazıları ‘reçel kavanozunu dışından yalamakla’ yetinmeyip, parmağını bandırmak istemiş olabilir? Neyse polemik yapmayalım…

‘Bookmakers ismi verilen oyun ajanları ortalığı o türlü sarmıştı ki, at ve yarış gibi en temiz bir gaye, en kirli ellerle kapkara hale gelmeye yüz tutmuştu. Bunların tesiri altında kalan jokeylerin de ahlakı bozulmuştu.’ S.93

Günümüz bahis dünyasında bu sorun, yarış ikramiyelerini yüksek tutmak suretiyle giderilmiş görünüyor. Yarım milyon liralık bir koşuda şike yapılması için ortada kaç para olması gerekir? Günümüzde kuponu yatan vatandaşın öfkesi dışında geriye pek bir şey kalmamıştır. Ayrıca atlar canlı mahluklar olduğundan, matematiksel hesaplar tutmaya bilir. Zira bir yarışa tesir eden onlarca değişken vardır. İşin içinden çıkamayan yarış severlerden bazıları ‘Kabala’ ve ‘ebcet’ hesapları yapmaktadır. Örneğin ilk koşuyu dört numaralı atın kazandığını varsayalım, çıkış kulvarı da üç olsun. İkinci yarışta yedi geldiyse vay halimize! Çünkü üç dört daha yedi eder ve bu yarışın kurulduğunun en bariz göstergesidir. Bu umutsuz yarış severlere acil şifalar diliyoruz.

Yine de bu fakir elzem bir taktik vermek ister. Atın geçmiş koşularında önemli olan (bil hassa uzun yarışlarda) yarış derecesi değil, son sekiz yüz derecesidir. Atlar bütün eforunu orada vermektedir. Eğer yarış derecesi iyi fakat son sekiz yüz derecesi kötüyse, bu, o yarışta Tempocu bir atın olduğunu gösterir. Yani yarış hızlı geçmiş, atlar yorulduğundan son sekiz yüz kötü çıkmış ama yarış derecesine yansımamıştır.

Örnek: 2000 kum

  • Gürbatur derecesi (2.01) 800 (50.00)
  • Hürbatur derecesi (2.02) 800 (49.00)
  • Koşbatur derecesi (2.03) 800 (45.00)

Koşulacak yarışta daha iyi sekiz yüze sahip varsa (Koşbatur) ve Tempocu at da yoksa, bu, mesafenin kısaltılacağını gösterir ki; sekiz yüzü iyi olan yarış derecesi daha iyi olan atı geçecektir. Ya da kısacı bir at uzun mesafede kazanarak herkesi şaşırtacaktır. Yarış sever bunu bilmediğinden derecesi iyi olan atın geçilmesine bir anlam veremez ve neticeyi şikeye yorar. Bu iyiliğimi de unutmayın, Bahamalara gittiğinizde anlatırsınız!

Günümüz yarışlarında iki kirli iş vardır. İptida, komiserlerin faulleri es geçmesidir. Bu iltimas jokeylerin ahlakını bozan en temel amildir. Ahlakın bozulmasından maksat nedir? Usulsüz at binmektir ki; kazalara davetiye çıkartır. İkincisi ise jokeylerin kilosu tutmaya bilir. Bir kargaşaya sebebiyet vermesin diye göz yumarlar. İlkinin çözümü, protestoyu reddeden komiserler kurulunu protesto etmekten; ikincisinin çözümü ise, kantarı padokun ortasına koymaktan geçer. Jokey Kulübüyle aramı daha fazla bozmadan kitaba geri dönüyorum.

‘Türk zabitlerin katılıp muvaffakiyetler kaydettiği muhtelif konkurları hatırlıyoruz. 1930 yılında Nice’de başlayıp 1938’de Roma’da  beynelmilel (Mussolini) kupasını kazandılar.’ S.100

Mussolini’den sadece kupa değil aynı zamanda Ceza Kanunu da aldık. Bu meseleyi başka bir kitapta şumullendiririz İnşallah…

‘Halbuki, bu da, daha nice şey gibi bizim işimizdi. Ve daha nice şey gibi, atı bizden alanlar, bize yabancı hale getirdiler.’ S.101

‘Alemde hiçbir misal, sipahi ocağının ilk teşekkülüyle son tekevvünü arasındaki hazin farkı yaşatamaz.’ S.109

Ben deniz üstada katılmadığımı ifade etmek isterim. Atlara ve milletine olan muhabbeti bu haksız eleştiriye sebebiyet vermiş olabilir. Lakin başka bir amil de ‘Türk Topçusuna Senfoni’ isminde bir kitabın yazılmamış olmasıdır. Atları ve onların yetiştiricisi olan Yörükleri gözden düşüren şey Türk topçuluğunun inkişafıdır. Türklerle meydan muharebesine girişmek demek yok olmayı seçmek demektir. Muhkem kalelere sığınan düşmanı da atlarla yenemezsiniz. Hafız Paşa Topu isminde altı yivli ve tescilli topumuz bile vardır. Topun bir cüzü olan barut işi de gelişmiştir. Ermeni asıllı Dadyan Ailesi senelerce Osmanlıya hizmet etmiş; seçkin bir ailedir. Bugün Ermeni Vakıfları dediğimiz şey bu aileye ait olsa gerek?

Bu bahse son bir örnek daha verip bitirelim. Ahmet Cevdet Paşa’nın Tarihi’nde geçer. Vaka-i Hayriye olayında yeniçerilerin azgınları sarayın avlusuna girmiş ve dev kapıyı arkadan kapatmıştır. Onları ikna edip isyandan vazgeçirmeye bir topçu binbaşısı gider. Ne söylediyse para etmez. Ayrıca yeniçeriler köpek gibi uluyarak, binbaşıyı tahkir ederler. Karacehennem İbrahim Ağa arkasına gizlediği topu ateşleyerek saray kapısını,arkasına gizlenen yeniçerilerle birlikte havaya uçurur.Günümüzde nasıl ki Godolphinekürisi varsa, soy ismi ‘Kara cehennem’ olan Türk aileleri vardır.

‘İzmir’de, Peterson adlı İngiliz iş adamı, kendisine birkaç kafadar bulup Races Club-Yarış Klübü isminde bir cemiyet kuruyor. En yakın kafadarları Riz ve Alyoti.’ S.103

Peterson’u biliyoruz, Alyoti‘Aliotti’ olsa gerek; Riz isimli arkadaşı çıkartamadım. Protestan Levantenler oldukları belli. İzmir Bornova ve İstanbul Moda, Levantenlerin yoğun yaşadıkları yerler. Avrupa’nın bilumum sporları bunlar tarafından getirilmiştir. Ele başları normaldeWhittall Ailesidir. Üstat bu aileyi saymadığına göre, Peterson’un kulübü pek vasattır.

Veliefendi Hipodromu’nun kurucuları Enver ve İzzet Paşalar ile Şehzade Abdülhalim Efendi; tarih 1911. İlk müteşebbislerden birisi, Şekerci Hacı Bekirzade Ali Muhittin Bey. Hani Sirkeci ve Beyoğlu’nda şubeleri olan; yazın demir hindi şerbeti içtiğimiz dükkanın sahibi. Çıkarabildiğimiz en seçkin müteşebbis ailelerin şekerci, baklavacı, muhallebici, kebapçı ve püskevitçi oluşu; bu yetmiyormuş gibi etraflarına ticari güven yayabilmek için markalarının önüne hacı, hoca, hafız ve seyit unvanları koyuyor oluşları sinirlerime dokunduğundan burayı hızlı geçiyorum.

Türkiye Jokey Kulübü, 1950 tarihinde kuruluyor. Fiili olarak hayata geçmesi 1953.

‘Doktor Seferof… Kardeşi jokey arkadi ile beraber Mütareke zamanında bize sığınan Beyaz Ruslardan…’ s.114

Türk atçılığına katkısı büyük olan, aynı isimli bir atın Gazi koşusunu kazandığı ve günümüzde adına yarış tertip edilenlerden biri Doktor Seferof. Cihan Harbinin bitimiyle ve bilahare birçok Levanten Türkiye’den ayrıldı. Eğer buna sevindiyseniz avucunuzu yalarsınız; zira Bolşeviklerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Beyaz Rusların iki yüz binin üstünde olduğu biliniyor.

Kitabın sonunda, atçılık camiasına üstadın bir nasihati var:

‘Büsbütün mahrum olunan bir şey, daima iyi bir malikiyetin ihtarcısıdır; fakat yarım malikiyetler, insana vereceği gına hissi ve her türlü hamleye mani rehavet tesiriyle, çok defa mahrumiyetten beterdir. Malikiyetten sonra gelen mahrumiyetler büsbütün şifasız olur. Bu insana daima kendi kendisini aşmak cehdini kaybetmemesi bakımından, her oluşa şamil, ilahi bir derstir.’ S.116

Ve nihayetinde kitabımız Memiş Ağa’nın meşhur sözüyle bitiyor: ‘iyi insanlar iyi atlara bindiler, gittiler.’

menu-1Cumhuriyet döneminde, Müslümanlarmustazaf konumuna düşürüldü. Her türlü menfi hadise onlara fatura edildi. Gerilemelerinin dinlerinden, lisanlarından ve kültürlerinden kaynaklandığı söylendi. Müslümanlar zahiri yoksulluklarının bu vehimleri destekler görünüşüyle iyice içine kapandı. Eğitim kurumlar kapatıldı; her türlü sosyal ilişkiler ağına yasaklar getirildi. İslami camia kültür, sanat ve fikir alanlarında giderek çoraklaştı. Böyle bir dönemde Necip Fazıl Kısakürek gibi  bir mütefekkirin camiaya katılması büyük moral oldu. Öyle ki At’a Senfoni eserinin ayarında bir kitap yazabilecek tek bir mütegallibe taraftarı yoktur. Kitap hala güncelliğini korumakta ve edebi değeriyle emsallerine faik bir konumdadır. Lakin dengemizin kaybolması, her işimizde ölçüsüzlüğe sebep olmaktadır. Ölçüsüz övgüler, samimiyetsiz sevgiler, takipçilerinin üstadın fikirleriyle çelişen eylemleri, bayağı ve vasat tiplerin elinde istismar edilişi… Necip Fazıl’dan beslenen nesiller, bırakın onu aşabilmeyi; ona mukallit bile olamadılar. Bu da Fazıl’ın en büyük eseri olan güçlü karakterinin okunmamış olmasından olsa gerek.

rozetler-2

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
19 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 4,84.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
6.047 kişi tarafından okundu

YORUMLAR

  • Ekim 26, 2016 at 12:38 pm
    Permalink

    Çok güzel bir inceleme olmuş çok teşekkürler.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir