1970’li Yılların Muhasebesi ve Türkiye’nin Geleceğine Bir Bakış

ssSüleyman Demirel, çok partili hayat kavramıyla özdeşleşmiş bir isimdi. Bir siyasetçiden ziyade askeri bürokrasinin temsilcisi olarak görev yaptı. İktidara filanca kere gelip gidişiyle öğünüyordu. Kendine has üslubu ve fötr şapkasıyla köylülerin sempatisini kazanmış, onlara sureti haktan görünmeyi başarmış ve her defasında meclise girebilmişti.

Mensubu olduğu siyasi hareket McCarthyci/Amerikancı olarak tanımlanabilir. Devrimci sivrilikleri törpülemede, zulmü ayak takımı için katlanabilir kılan iyileştirmeler yapmada,her türlü Enternasyonalin-ister sol isterse İslami olsun-önünü kesmede; mezhepçilik, milliyetçilik ve hizipçilikleri çoğaltıp yayma hususunda çok başarılı olmuştur. İmam Hatipleri açarak sağa, kapayarak sola yaranmayı başarmıştır. Ne olduğu iki tarafça net anlaşıldığı anda ise,Hiram Usta’nın şefaatine nail olmuştur.

Elimizdeki Efemeranın tarihi 29 Aralık 1979. Yani darbeden ortalama sekiz buçuk ay önce neşredilmiş. Bu nüsha ‘Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler müşavirliği’ tarafınca hazırlanıp, Başbakanlık Basımevince neşredilmiştir. Demirel bu tarihte 43. Hükümetin 43 günlük Başbakanıydı. Devletin imkanını kendi partisinin menfaatine kullanmış olması ne kadar doğrudur bilinmez. Zira itiraz edilse bile bu ‘kerhen’ bir itiraz olacaktır. Zaten hükümet, diğer sağ partilerce kerhen desteklenmiş; ismi de ‘Kerhen Milliyetçi Cephe hükümeti’ olmuştur.

Biz bu Efemerayı tahlil etmeye çalışacağız lakin, Demirel bir demagog olduğundan bizi yalanlamayı başaracaktır. Örneğin partisinin bir sonraki ismi Doğruyol Partisidir.Bu ismin Sıratı Müstakimden kinaye kullanıldığını, Kemalistlerin arasında söylesek bunları,‘bir takım ipe sapa gelmez vehimler’ olarak tanımlar. Müslümanların arasına gelip, kendilerinin Demirel’ce ‘ipe sapa gelmez adamlar’ olarak tanımlandığını söylesek bu defa da şiddetle itiraz eder; aksini ispat ederek sizi iki kere ipe sapa gelmez adam ilan eder. Bu yorucu ve bıktırıcı üslubu o kadar baskındır ki, Anadolu köylüsü bu usandırıcı gevezeliklere muhatap olmamak için-bir asırdır yaptığını yaparak-ne istiyorsa bunu ona vermeyi ve emniyeti seçmeyi tercih etmiştir.

Bu tür propaganda bültenlerini, diline bakarak küçümsememek gerekir. Zira mesajlar profesyonellerce oluşturulmakta, bilahare halkın anlayabileceği bir dile İndirilmekte; uygun bir üslup ve iletişim kanalıyla kodlanarak yayılmaktadır. Bu kodlar genelde bilinçaltımızda çözülür. Örneğin bu basit gibi görünen bülten;yaşanan ve yaşanacak bütün ölümlerden Ecevit’in sorumlu olduğu, Adalet Partisi iktidarını sabote etmeye kalkarsa, ölümlerin açıkça üzerine yıkılacağına dair bir tehdit barındırır.Ayrıca ona oy vermezlerse,‘açlıkla terbiye’ edileceklerine dair halka şantaj yapılmaktadır. Bürokrasiye ise ‘görevini yapmazsan anarşiklere yem olursun’; orduya ‘ bozuk düzenimi beğenmiyor, kıymetimi bilmiyorsun; darbe yapmaya kalkarsan rejim değişebilir, sen bilirsin?’ mesajı verilmektedir.

Kitap; ufuk açıcı bir politikanın habercisi mi, millete karşı savrulmuş bir tehdit mi, yoksa uğursuz bir kehanet midir bilinmez,şöyle bir ara başlıkla söze giriyor:

‘Türkiye, 2000 yılında nereye varacağını şimdiden bilmelidir’ s.3

Türk basınının duayen gazetecilerinden bir tanesi üniversitede hocamdı, O anlatmıştı: Bir gün Cumhurbaşkanlığınca tertiplenen bir davete katılmış. Çok önceden Türkiye’de ataşe olan ve bilahare ataşeliğe tekrar getirilen bir diplomat yanına oturmuş. Demirel açılış konuşmasına başlayınca diplomat:‘Bu Süleyman’ın kaçıncı Süleyman’ olduğunu sormuş?

2000 yılında nereye varacağımız bilinemezdi ama, Cumhurbaşkanının Süleyman Demirel olacağı öngörülebilirdi. İki binlerin başını ise hatırlamak istemeyiz; askeri darbe, koalisyon hükumeti, deprem, devalüasyon, IMF ilh.

‘Türkiye… Hürriyet içinde refahı gerçekleştirmeye gayret sarf etmektedir.’ S.5

Bu sloganlaştırılmış gayede, refahın ‘hürriyet içinde’ gerçekleştirilmesi niçin vurgulanıyor? Burada bir itiraf vardır. Demek ki hürriyet olmadan da bir refah mümkündür. Ne gibi? Amerika’nın yarı sömürgeliğinin altına girip ‘emniyeti’ seçmek gibi. Benim bu slogandan anladığım bir mücadele ufku değil; sadece iç gıcıklayıcı, akla karpuz kabuğu düşürücü, baştan çıkarıcı ve ahlak bozucu bir tekliftir.

’15 yıl içinde, sanayileşmiş ileri Batı ülkeleri arasında, yılda ortalama %7 kalkınma hızı sağlayarak, Japonya’dan sonra ikinci sırayı işgal etmek küçümsenecek bir başarı değildir.’ s.5

O zamanlarda da nominal büyüme rakamlarıyla demagoji yapmak varmış. Ülkenin ekonomik büyümesinden tutun da penis büyütmeye kadar, hayatımızın her alanında büyüklük ya da büyümeyle ilgili bir kompleksimiz var. Osmanlı bakiyesi bir topluluk oluşumuzun bunda payı büyüktür; lakin şu da atlanmamalıdır ki; ulus devleti, medeniyetlerle veya federasyonlarla kıyaslayarak kendimizi heder etmemeliyiz. Bir defa arada sıklet farkı vardır. Ayrıca ekonomik büyümeyi kendi cüzdanımızla ölçmeyi öğrenmeliyiz.

‘Yıllar model tartışmalarıyla geçirilmiş, her sabah icat olunan bir model, ertesi sabah yerini bambaşka bir modele; bir gün öncesi ile tamamen çelişen başka bir slogana bırakmıştır… Model tartışmaları kısa zamanda rejim tartışmalarına dönmüş, bir fikri kaos ortamı doğmuştur.’ S.6

Bu tartışmalar son on yılın mı, yoksa Tanzimat’tan beri mi yapılmaktadır? Cumhuriyet bu rejim tartışmalarının sonunda cebren kurulmamış mıdır?

Kaldı ki hem kendisinin hem de Adalet Partisinin yegane varlık sebebi bu değil midir? Bir taraf öne geçtiğinde geri kalanı, diğer taraf öne geçtiğinde bir diğerini müdafaa etmek suretiyle bir dengeyi tesis değil midir amaç? Demirel ve Demirellerin vazifeleri, gaileleri kontrollü bir şekilde sıcak tutmak, memleket nesillerinin birbirlerini tüketmelerini sağlamak ve yorulan milleti askeri bürokrasiye teslim etmek değil midir? Bu sayede Türk milleti tarihin dışında kalacak ve bulunduğu coğrafyaya her türlü emperyalizm nüfus edecektir. Bir Bonapartist rejim olarak Türkiye, ancak yukarıda şikayet edilen amiller mevcut olmak şartıyla ayakta kalabilir. Şikayet ettiği şey aslında, başarı sırrını muhaliflerine göstermeye çalışmaktır.

‘Sadece yıkarak yapmaya kalkışmak memlekete çok büyük zararlar vermiştir…. geciken yatırımlar, önlenen teşebbüsler, durdurulan hamleler; ihtiyaçların zamanında karşılanmasını engellemiştir.’ S.7

Politik eylemde muhafazakarlık, ‘nasıllarla’oynama ve böylece halkı eğleme sanatıdır. Nasıl engellediklerinden söz ediyor ama bültenin hiç bir yerinde neden engellendiklerinden söz etmiyor. Bu yıkarak yapma faslı için de geçerlidir. ‘Yatırım, teşebbüs, hamle ve ihtiyaçtan’ maksat nedir?Yatırım ve teşebbüsten söz ediliyor ama Üretmekten bahsedilmiyor. ‘ihtiyaç’ kelimesiyle halkı aç bırakmakla;‘engellenmiştir’ kelimesiyle suçu üzerlerine yıkacağına dair muhaliflerine tehdit savuruyor.

‘Türkiye’nin 1980’lere aktardığı en büyük mesele olarak gördüğüm istikrarsızlık muhakkak aşılmalı, Türkiye istikrar, azim ve kararlılık arayan bir ülke olmaktan muhakkak çıkarılmalıdır. S.7

‘İstikrar’ isimli halkı terbiye etmede kullanılan belirsiz ve bir o kadar da kaygılandırıcı kelimenin Fransızca aslı ‘sükundur’. ‘Fransa her şeyden önce sükun istiyor’ der III. Napolyon, meclise gönderdiği şantaj mektubunda. İstikrar daima muhaliflerce bozulur. Politikacılığın-eğer öyle bir meslek varsa-sırrı, kendini konumlandırma ve kavramları kapma konusundaki başarısında yatar. Zira her şeyi mefhumu muhalifiyle idrak ederiz. ‘Barış’ kelimesini kaparsam muhalifime ‘savaş’ kalır. Ya savaş diyecektir ya beni tasdik ederek kendi varlığını anlamsızlaştıracaktır. Rakiplerini sürekli Meksika açmazına sokarak felç etmek, elbette ki gerçekte bir iyileşmeye neden olmuyor.

1970-80 yılları arasında Türkiye’yi on üç hükümet idare etmiştir. Bu durum, hükümetlerin ortalama ömrünün 8-10 ayı geçmediğini gösterir. S.8

‘Kardak Kriziyle’memleketi savaşın eşiğine getiren, ‘İstikrar Türkiye’nin baş meselesidir’ diyen Demirel’in, Refahyol hükümetini (ortağı olduğu hükümeti) düşürmek için türlü entrikalara giriştiğine şahit olduk. Baştan sona kendi pislikleri olan Susurluk’u Refah Partisinin üzerine yıktılar. İstikrarsızlığın kaynağı oldukları anlaşılmasın diye Refah Partisiyle koalisyon yaptılar. Her fırsatta hükümet bütçesini delerek, kendi hükümetlerine ihanet ettiler. Bir parti düşünün ki iktidara geliyor, kendi partilerinden kendi kendilerine istifa ederek kendi hükümetlerini düşürüyorlar? Bu ilk icraatları değildi. Daha öncesinde Adalet Partisi milletvekilleri,‘Güneş Motel Skandalı’ olarak bilinen komploya karışmışlardı.

Artık yolun sonuna geldiklerini anladıklarından, nefislerini temize çıkartabilmek için son bir oyun oynadılar. Erkan Mumcu’nun başında olduğu ANAP’ı tuzağa düşürerek-Komünist jargonla-illegale çekildiler. ‘İllegale çekildiler’ diyorum, ne manaya geldiğini başka bir kitapta açıklarız.

‘Türkiye’de istikrar, ülkenin 1961 Anayasası ve seçim kanunu ile idare edilmeye başlamasından bu yana sağlanamamıştır.’ S.9

Kore Harbinden 6-7 Eylül olaylarına, Londra Konferansı skandalından Cezayir soykırımında Fransızlardan yana olmaya kadar, her türlü musibet ve enkazın adını istikrar koymuşlar. Anayasa meselesi ise hala güncelliğini koruyor.

Üniversitede okurken TBMM’ye gitmiştik. Oranın kütüphane müdürü, T.C. kurulduğu günden itibaren günümüze kadar, çıkartılmış bütün hukuk normlarının on bir kilo metre raf uzunluğunda olduğunu söylemişti. Bugün Sağlık bakanlığı, sağlık uygulama tebliği (SUT) isminde en düşük hukuk normuyla yönetiliyor ve Stephan King’in korku romanlarındaki canavar ev gibi sürekli büyüyor. ‘Gençlik yeni Anayasa istiyor’ gibi müptezellikleri ise, insan işittiğinde dahi haya ediyor.

‘1961Anayasasının getirdiğiKuvvetler ayrılığı prensibi, tatbikatta adeta kuvvetler kopukluğu olarak anlaşılmıştır…Devlet otoritesinin, devlet nezdinde çalışanların eli ile tahribine çalışılması…’ s.11

Köylülerin ve eşrafın üzerine oynamak? Bence iyi taktik! Bürokrasi tamamen Kemalistlerin elindeydi ve asla onlardan oy alamazlardı. Zaten demokrasilerde eğitimli zümrelere değil, yığınlara ihtiyaç vardır; köşeye sıkışırsan da ‘sayısala değil siyasal üstünlüğe bakarım’ dersin, hiç olmadı ‘dün dündür bugün bugündür’ der çıkarsın işin içinden. Ama hem istikrardan bahsedip hem de bürokrasiye sopa göstermeye çalışırsan, şapkanı yakınında tut derim.

ara-2

‘Yıkılası, çökesi düzen avazeleri ile sokakları gezilemez, okulları okunamaz, işyerlerini ve devlet dairelerini çalışamaz hale getirenler, Türkiye’yi büyük ölçüde huzursuz kılmıştır.’ S.15

Nasıllarla oynamaya devam ediyor. Neden rejimi yıkmaya çalışıyorlar? Kaldı ki hangi okul? Hani şu eşek sırtında gittikleri mi? ‘Huzur dolu ülkemizi’ huzursuz kılıyorlarmış! Huzurdan maksat düşünce ve ifade hürriyetinin olmadığı, her türlü muhalif sesin cebren susturulduğu totaliter bir düzen midir?‘Devlet dairelerini çalışamaz hale getiren’ bürokrasi değil miydi? ‘Devlet otoritesi, devlet nezdinde çalışanlar eliyle tahrip edilmiyor’ muydu? Paramiliter güçler, Ant-birlik gibi Adalet Partisinin arpalığı olan devlet teşekküllerinde teşkilatlanmadılar mı? Demirel’in şikayet ettiği dönemde görev alan bir Adalet Partili bürokrat için, Wikileaks belgelerinde şöyle deniyor: ‘En güvenilir adamımız’? Paçalarından vıcık vıcık demagoji akan bu metni tahlil etmeye devam ediyoruz.

‘Düzeni yıkıp, yerine ne koyacaklarını söylemeyenler…’ s.15

Mesela sosyalizm diyebilirler mi? 141 ve 142’den müebbet; İslam devleti diyebilirler miydi? 163’den müebbet! Bu insanların ne olduğu, ne istediği ve yerine ne koyacağı gayet açıktır. Ne olduğunu bilmeyen ve ne koyacağını da söylemeyen geriye bir tek sen kalmıştın!

‘Hükümetin fevkalade hal hükümeti olduğundan’ ve ‘bölücü hareketlerden’ gibi klişelerle devam eden Demirel, şöyle bir şikayette bulunuyor:

‘1971’de Türkiye’yi ne halde bıraktık 1979’da ne halde aldık…1979 Kasımında Türkiye’de önemli ihtiyaç maddelerinin yokluğu çekilirken, 1971 Martında ülkede hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi.’

Muhterem pederim dolmuş şoförü olduğundan bu dönem, aile efradı arasında ‘Mazot Krizi’ olarak bilinir. Pederim bu dönemi, Cihan Harbinde Ruslara esir düşmüş Gazi havasıyla anlatır. Her türlü musibet, eksiklik ve biyolojik mutasyonlar dahi mazot krizine bağlanır. Büyük ağabeyimin boyunun kısa oluşu, o dönemdeki yetersiz beslenmeyle açıklanır. Bu dönemle ilgili destanlarımızda vardır. Örneğin babam günlerce mazot kuyruğunda beklemiş, tam sıra bana geldi derken Kumkapı açıklarında bir petrol tankeri infilak etmiş. Babam‘kalayım mı kaçayım mı’ diye düşünürken etrafa şarapneller yağmış ve mazotu alamadan geri dönmüştür. Bir keresinde de kunduracılık yıllarında ustası olan bir büyüğünden yardım istemiş, o da TÜPRAŞ’daki akrabasına söylemiş, babam arabanın koltuklarını sökerek İzmit’e yola çıkmış. Vesile olan büyüğe üç, mazotu verenin ‘filancaya da bırakırsın’ dediği iki toplam yedi varille gerisin geri yola koyulmuş. Yolda defalarca kontrol noktasında durdurulmuş (malum fevkalade hal var), yalvar yakar-rüşvet tek bir varil mazotla eve varmış. Mazot krizinin ‘Oran kabilesinin türeyiş destanında’ büyük yeri vardır.

‘Toplu iğne bile üretemeyen’ klişesiyle başlayan ve Demirel’in ‘mazot vardı da ben mi içtim?’ aforizmasıyla tarihe geçmiş bir dönemden bahsediyoruz. Nasıllarla oynamaya devam ediyor… Halbuki yapması gereken, mazot krizinin bizimle ilgisinin olmadığı ve dünyada bir petrol krizinin olduğunu söylemekti. Söyleyemezdi! Zira Batının İsrail’e verdiği destek yüzünden Araplar, petrol arzını kısmıştı. ABD dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğundan kendi arzını artırmış, tasarruf tedbirleri almış ve Araplara sattığı silahlara zam yapmıştır. İngiltere ve Fransa ise İsrail’e verdiği desteği kerhen çekerek ambargodan sıyrılmıştır. Kabak Türkiye gibi Batı kuyrukçusu ülkelerin başına patlamıştır. Bu yetmiyormuşuz gibi bir de Kıbrıs Harbinden dolayı Batının ambargosuna maruz kalındı. Bunca tahkir ve eziyete rağmen, Avrupa mukallidi siyasilerin, Batıya olan hayranlıklarından vazgeçirmiyor oluşu, nasıl okunmalı?

‘1971 Martında devlet, vatandaş için bir hacet kapısı halinde idi ve yaran kayırmaya kimse itibar etmiyordu.’ S.19

Alarm sistemleri sektöründe kullanılan karikatürize bir hırsız tipi vardır, bilir misiniz? Siyah deri eldiven ve maskeli; çuvalı sırtına vurur ve muzırca gülümseyerek objektife bakar. Geldi mi gözünüzün önüne? İşte Demirel’in yeğeni Yahya Murat Demirel kendi bankasını öyle soydu. Bilahare yurt dışına kaçarken yakalandı. En son 17,5 yıla mahkum olmuştu, yakınlarda çıkar. Bir yeğen daha vardı Yahya Demirel; o da hayali ihracat yaparak devletten milyonlarca vergi iadesi almıştı. Bir de Demirel’in manevi evladı vardı: Cavit Çağlar. Yahudi asıllı tefeci ve lycra baronu Nesim Malki öldürülmüştü.Demirellerin ve Çağlar’ın Malki’ye yüklü borçları vardı ve Yahudi öldürmek yasaktı.Malları müsadere edildi. Böylece Demirellerin düşüşü başladı.

O son Yahudi öldürülmeyecekti! Yoksa Demirelli yıllar faili meçhullerin meşruluk kazandığı, devlet geleneği haline döndüğü ve maktul yakınlarının-adalet bir yana-yakınlarının cesetlerini bulmaya dahi razı olduğu dönemlerdi.

‘Anayasa bir istikrarsızlık unsuru olmaktan çıkarılmalı, bazı noksanları giderilmelidir. ‘Fevkalade hal, halk oylaması, seçim yenilenmesi’ müesseseleri getirilmeli, fevkalade yetki meselesi düşünülmeli, milli irade ile irtibatlı olmayan müesseseler onunla irtibatlı hale getirilmelidir.’ S.21

Efemeraların böyle bir özelliği vardır: ‘Eski ve yeni Türkiye’ arasındaki farkı hemen görebilirsiniz.

Bu yazıyı fevkalade hal altında yazıyorum, başkanlık sistemi için halk oylamasına gidilecek, seçimler geçtiğimiz Kasımda yenilendi ve Anayasa hala daha istikrarsızlık unsuru.

‘Türkiye için hayli yeni sayılabilecek bir konu olarak, kitle haberleşme araçlarının gücü ölçülmüş, basına, radyoya ve televizyona hakim olanın, belli çevrelere dayananın iktidar olabileceği imajı yıkılmıştır.’ S.23

Ya iyi ölçememiş ya da yalan konuşmuş. Zira 28 Şubat darbesi bir ‘post modern’ darbeydi. Medya aracılığıyla ve TÜSİAD gibi ‘belli çevrelere dayanarak’ kotarılmıştı. Daha öncesinde Özallar medyaya abanmış; başka bir medya baronu olan Cem Uzan, neredeyse dünyanın ilk Lümpen Cumhuriyetini ilan edecekti.

Devam eden satırlarda, parti projelerini şekillendiren sualler sıralanıyor:

Nasıl ele alacağımız… nasıl kullanacağımız, nasıl zenginleştireceğimiz… nasıl besleyeceğimiz…’ s.26

Pratik bir formül değil mi? Düzen partisi dediğimiz merkez sağ partilerin söylemleri nasıla dayanır. Sinsi bir sual şeklidir. Hem yönetme ve devam etme havası verir hem de seçmen için somut karşılığı vardır. Nasıllar bizim önümüze maaş zammı olarak gelir; nedenleri konuşmak ise istikbalimizi ilgilendirir. Muhafazakar partinin ‘nasıl’ söylemini ‘nedenlerle’ durdurabilirsiniz. Ancak bu tür siyaset belli bir entelektüel zümrenin gönlünü kazandırır, yoksa seçimleri değil. Biz beş asırdır nedenleri erteleyen bir milletiz. Demirel döneminde birileri nedenleri tartışsaydı hem akıbetleri bundan kötü olmaz hem de bizler hala Anayasaları konuşmuyor olurduk.

Bültenin devamında bir takım istatistikler veriliyor. Ben deniz karşılarına günümüz değerlerini ekledim:

1979 2016
36. Toprak bütünlüğü 37.
16. Nüfusa göre 18.
25. Toplam milli gelir 16.
52. Kişi başına düşen 62.
% 2,5 Nüfus artışı % 1,26
% 34 Tarım alanı % 34
1 milyon ton Şeker üretimi 2,5 milyon ton
20 milyon ton Çimento üretimi 67 milyon ton
2,5 milyon İşsiz nüfus 3,3 milyon

Milli gelir artmış gibi görünse de hem nüfus artışı hem de adaletsiz gelir dağılımından ötürü yoksullaşmışız. Nüfus artış hızı yarı yarıya düşmüş. Tarım alanları sabit kalmış. Bu da bize tarım alanlarından azami ölçüde yaralandığımızı ve geleceğimizin hiç de parlak olmadığını gösterir.

Günümüz iktidarı gelecek belirlemede nasıl ki 2023 yılını işaret ediyorsa; Adalet Partisi de sürekli 1999 yılını hedef göstermiş. Tarih tekerrür etmez umarım.

Sonuç olarak Demirel, bürokrasi öne geçtiğinde halktan, halk öne geçtiğinde bürokrasiden yana olmak suretiyle, daima sureti haktan görünmeyi başarmıştır. Herkese bir parça bir şeyler vadederek ondan alıp buna vererek iktidarını sürdürmüştür. Ondan geriye veciz (!) sözleri ve tiksintiyle karışık, ama tam olarak ne olduğunu tanımlayamadığımız bir nefret kaldı.

Bu propaganda bültenini sinirlerimize hakim olarak, tahkir ve tezyif etmeden, onu anlamaya çalışarak, sağ duyumuzdan taviz vermeyerek, bel atından vurmayarakve ciddiyetle tahlil etmeye çalıştık. Bu titizliğin sebebi şudur: Bonapartist rejimlerde, Bonaparte’a ne kadar söverseniz o kadar yücelir. Ne kadar uzun uzun tarihi arka planlarına girerseniz o kadar meşruluk kazanır. Oysa yapılması gereken hiciv silahını kullanarak ve onun aklının eremeyeceği bir iki makro örnekle onu aşmak; sadece şartların getirdiği bir figür olduğunu ona hissettirmektir. Bu tavsiye ya da naçizane nasihat için geç kalmış değiliz.

puan-tabloBu propaganda bülteninin yayınlanmasından sekiz ay sonra 12 Eylül Darbesi oldu. Yüzbinlerce insan tevkif edildi, on binlercesi işkence gördü ve bir o kadarı yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Memleketimiz hala daha 12 Eylül askeri darbesinin baskı ve stresi altındadır. Demirelli yıllarda mafyalar meşrulaştı, işleri derin devletle halletmek adet haline geldi, düşmanlıklar ve hizipçilikler daha da derinleşti. İnsanlar hantal bir bürokrasiyle sindirildiler. En temel ihtiyaçlarından mahrum kaldılar. Kamu arazileri gecekondulaşmayla yağmalandı, çarpık kentleşme bir daha düzeltilemeyecek derecede eşiği aştı. Devletle olan ilişki sosyal devletlikten çıkıp dilenci toplumu doğurdu. Sürekli çıkartılan vergi aflarıyla vatanseverler ahmak yerine kondu. Ahlakı bozulan nesillerin artık yüzü bile kızarmamaktadır. İrtikap, ihtikar, ihtilas, zimmet ve gulul; hak olarak, ganimet olarak, seçim tazminatı olarak görülmeye başlandı. Bütün bu yozlaşmalarda Demirel’in emeği büyüktür. ‘Evrenin ulu mimarı’ günahlarını bağışlasın, Amen!

rozetler-2

The following two tabs change content below.

Muhammet Oran

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir