DEĞİŞEN KAFALAR ÜZERİNE THOMAS MANN

on-kapakThomas Mann, Nazi hükümetinden kaçıp soluğu Amerika’da alan bir Alman. Herman Hesse ile beraber modern Alman edebiyatının en çok bilinen yazarlarından. Ben ilk defa Tristan isimli uzun hikayesiyle tanıdım onu. 1929 senesinde Nobel edebiyat ödülünü almış. Üç ciltlik ‘ Josef und seine Brüder’  adlı tarihi romanı sanırım Hece yayınlarınca ‘ Yusuf ve Kardeşleri’ diye Türkçe’ye çevrildi. Alman edebiyatına oldukça hakim kıymetli bir üstadım bu kitabın çok ilgi çekici olduğunu ifade ederdi.İsmini onun sayesinde öğrendiğim yazarın kitapları Milli Eğitim Bakanlığı’nca çevrilmiş. Beyoğlu’ndaki sahaf fuarında denk geldim.Daha önce sadece Tristan ve Tonio Kröger’in birlikte yer aldığı bir kitabına denk gelmiştim Milli Eğitim Bakanlığı’nın serisinde.Bu yazıda ele alacağım kitap ise Tiyatro Eserleri dizisi altında yayınlanmış. Bana kalırsa bir romana daha çok benziyor. Yine de Mann’ın karakterlerinin şiirsel konuşmaları kitaba bir tiyatro metni hüviyeti kazandırmış olabilir. 1989 yılında yirmi bin adet basılan kitabın mütercimi Saadet İkesus Alp. Böyle bir isme sahip çevirmenler genellikle işlerini iyi yapar. Bu da Türkiye’deki kültür ortamının kimlerin at koşturduğu bir saha olduğunu anlamak açısından dikkate değer. At koşturulmaya izin verildiği daha doğru tabi.

Yazar kitabı Bir Hint Efsanesi başlığı altında on iki bölümde sunmuş. Kitabı bitirdiğinizde zaten bir Hint efsanesinden esinlenildiğini anlıyorsunuz. Hint mitolojisini kurcalamış biri olarak Mann’ın literatüre hakim olduğunu söyleyebilirim. Yine de Hint mitolojisi öylesine karmaşık ve değişkendir ki kesinlikle haklı olduğunuz bir yerde dahi aleyhinize kadim bir dörtlük patlatılabilir. Birinci bölümde hikayenin ana karakterlerinden ikisinin fiziksel ve toplumsal kimliğini öğreniyoruz. Üçüncü bölümde ise karşımıza bir diğer karakter harikulade bedeniyle çıkıyor. Bu karakter kitapta ‘güzel kalçalı Sita’ olarak geçiyor. Hintlilerin sevişmek konusundaki hünerleri tartışılmaz. Nüfuslarının bir türlü sayılamadığı gibi.  Kitap bu üç karakterden ibaret denilebilir. Zaten Hint mitolojisi de Brahma, Vişnu ve Şiva üçlemesiyle özetlenebilir. Mitolojide ikisinin anası olan Brahma, hikayede iki karakterin karısı olan Sita olarak karşımıza çıkıyor gibi. Şridaman, Brahman soyuna mensup nazik ve bilgili bir adam olarak arz-ı endam ederken, Nanda, Veda’nın kapağını açmamış güçlü ve neşeli bir çoban olarak yanında yer alıyor. Toplumsal sınıf farkının dostluklarına engel olamayacak bir ölçüde olduğu özellikle ifade ediliyor. Zira Hindistan’daki Kast hikayelerde bile aşılamaz.

İkinci bölüm bir yolculuk hikayesi. İki dost yollarının kesiştiği yere kadar birlikte hareket ediyor. Yazar burada iki ayrı sınıfın ne işlerle uğraştığını da vurgulamış oluyor. Kutsal bir su kenarında dinlenmeye çekilmişken Sita’ya rastlıyorlar. Onu gizlice izliyorlar demek daha doğru olur çünkü kızımızın bundan haberi olmuyor.

Böylece üçüncü bölüme geçiliyor. Burada aralarında güzelliğe karşı takınılması gereken tavırla ilgili derin bir konuşma başlıyor. Felsefe eğitiminden geçmiş Şridaman sözleriyle neşeli çoban Nanda’yı epey etkiliyor. Güzelliğin belirsiz olmaktan çıkıp bir kimliğe bürünmesi Şridaman’ı heyecanlandırıyor. Kutsal bir su kenarında gizlice seyrettikleri Sita böylece bir tanrıça olmaktan çıkıp bir babanın kızına dönüşüyor. Dördüncü bölüm Şridaman’ın aşk hastalığına tutulmasıyla ilgili. Onun, aşkın tesiriyle söylediği çılgınca sözleri Nanda’nın gülünç bir duruma düşürdüğü sahne tekrar tekrar okumaya değer.

Alıntıladığımız bu kısım Nanda’nın kişiliğini ifade etmeye yetiyor. Eğer öncesinde Şridaman’ın yakalandığı ölümcül hastalık hakkındaki sözlerini alıntılasaydık bu da onun karakterini açıklardı.  Bu kısım ne kadar doğru ve neşe doluysa önceki kısım  da o kadar doğru ve kederliydi. Şridaman yükselen kahkahalara karşı büyük bir alınganlık göstermekle beraber, bu işin ölümü gerektirmeyecek çözümüne de bir hayli sevinmişti.

İlerleyen bölümlerde Nanda’nın büyük gayretlerle arkadaşını bu ölümcül dertten nasıl kurtardığı anlatılıyor. Onun çabalarıyla Şridaman güzel kalçalı Sita’sına kavuşmuştur. Ama hikaye bununla bitmiyor. Hatta burada başlıyor denilebilir. Biraz ilerideki akıl akıl almaz bölümle de bitmeyecek çünkü. Hatta hikaye asla bitmeyecek hissi uyandırıyor. Düşünceler derinlik kazandıkça gülünç bulunan şeyin ne denli korkunç olduğu açığa çıkacak. Bu açıklık insanların ancak iddialarıyla yaşam sürdüklerini de ifade ediyor. İddiaları kadar demek daha doğru olur. Münafıklığı saymazsak. Bu anlamın efsanenin kerameti olduğunu sanmam. Efsanede olsa olsa burunlarını küle bulayan Brahmanlara bir övgü vardır. Zaten Mann’ın öteki romanlarında da derinlik büyük bir karmaşayla açığa çıkar.

Bundan sonra hikayeye dair konuşacak olursam okura büyük bir haksızlık etmiş olurum. Yaşanılacak olan hayret duygusunun tadını kaçırmaktan ve bir çorbaya tükürmekten başka bir şey olmaz bu. Bu yüzden yazının bundan sonraki kısmı metne dair şahsi kanaatlerimden oluşacaktır. Alıntılamaksızın bahsetmek istediğim bir kısım daha var ki; oradaki diyaloglardan Platon’un diyalogları kadar lezzet almak mümkün. Sekizinci bölümde Sita ile Tanrıça arasındaki konuşmadan söz ediyorum. O konuşmanın teatral üslubu bu metni bir roman olmaktan çıkarabilirdi zaten. Üstelik burası kitap boyunca Sita’nın yüzünü en iyi seçebildiğimiz yerdir. Aslında onun yüzünde yeryüzünün bütün çaresiz kadınlarının son yüzünü seçtiğimiz yer. Mann bu bölümde adeta ne kadar büyük bir ressam olduğunu da ispat etmiştir. Tanrıçanın gürleyen sesini -ister bir koltukta ayaklarınızı uzatarak yaslanıyor olun ister gürültülü bir otobüste ayaktayken okuyun- mutlaka duyacaksınız. Zavallı bir insan olarak Sita’yı haklı bulacak ancak kudretli bir Tanrıçanın sözlerine de itiraz getiremeyeceksiniz.

Bu hikaye insanın kendisine ve başkalarına duyduğu ilginin kaynağını araması açısından gerçek bir klasik olarak yakıştığı rafa kaldırılmalıdır. Kitaplığın önünden geçerken göze takılıp kendini hatırlatabileceği bir yere. Böylece bu arayış kadim Hindistan ve ikinci dünya savaşına doğru dönen bir dünyadan çıkıp günümüz dünyasına erişebilir. Bu kitaplar zaten vaktinde okunarak tamamlanabilir ancak. Bu kitapları bitirenin biz olduğumuz bilgisi asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Yazarın anlatısından ve metnin anlatısından ayrıca bir de okur anlatısı vardır çünkü. Ben bu anlatıyı burada naçizane ifade etmeye çalıştım. Sürç-i lisan ettim ise affola. Başka kitaplarda başka hisleri paylaşmak dileğiyle hoşça kalınız.

rozetler2

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
12 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 5,00.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
2.776 kişi tarafından okundu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir