GERİ DÖNECEĞİZ MÜLETİCİ KAMPLARINDA FİLİSTİNLİ KADINLAR

filistinFilistin meselesini düşünürken veya tartışırken-konunun ehemmiyetinden olsa gerek-kenarda kıyıda kalan, ama kafamızı kurcalamaya da devam eden iki sual vardır. İskandinav kamuoyunun konuya olan merakı ve memleket sosyalistlerinin-özellikle doksanların başına kadar-davayı sahiplenme azmi. Bu ikincisi, Filistin davasından ziyade Filistin Kurtuluş Örgütüyle olan münasebetlerinden kaynaklanır. FKÖ, ‘Demokratik Laik bir Filistin’ devletini savunan, sosyalist/devrimci bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Henüz bilimsel sosyalizm aşamasının tamamlanmadığı bir coğrafya ve toplum içerisinde kurulmuştur. Öncelik, emperyalizmin coğrafyadan atılmasıdır. Buna güç yetirilemeyeceğinden bağlaşık aramak ama hegemonyayı da kaybetmemek zorundalardır. Kurtuluş örgüt/cephe/orduları sömürge toplumlarda görülür. Bundan dolayı sosyalizmin durumu açısından Türkiye ve Filistin benzer verilere sahiptir. FKÖ dışında benzer guruplar da vardır: FKHC/Marksist (Filistin Kurtuluşu için Halk Cephesi), FKDC (Filistin Kurtuluşu için Demokratik Cephe). Yakınlaşmanın kaynağı bu olsa gerek. Burada unutulmaması gereken şey; sosyalistler açısından FKÖ ile, örneğin Nikaragua’daki bir devrimci örgüt arasında bir farkın olmayışıdır. Filistinlilerin artık kendilerini İslam enternasyonalinde konumlandırmaları sonucunda, organik bağlar kopmuştur.

İskandinav meselesi ise daha bir karmaşıktır. İskandinavya İkinci Cihan Harbinde Nazi işgaline uğramıştır ve bu durum Filistin halkına karşı duyulan toplumsal empatiyi beslemiş olabilir. İkincisi kurtuluş hareketlerine mensup çok fazla mülteciye ev sahipliği yaparlar. 12 Eylül askeri darbesinden kaçan yirmi beş binin üzerinde Kürt kökenli insanın İskandinav ülkelerinde yaşadığı tahmin ediliyor. Dolayısıyla anavatanlarındaki sorunu İskandinavya’ya taşımız oluyorlar. Bir diğer sebep olarak, İskandinav asıllı serbest gazetecilerin Orta Doğu coğrafyasına olan merakını sayabiliriz. Mavi Marmara hadisesinde görev almış birçok İsveçli gazeteci ve hatta İsveç gemileri vardı.

Elimizdeki kitap da bunu doğruluyor. İsveçli iki serbest gazeteci IngelaBendt ve JimDowning tarafından kaleme alınmış. Dört ulusun direk, onlarcasının dolaylı olarak harp içerisinde olduğu bir bölgeye gitmek büyük cesaret gerektirir. Bunun arkasında hippi kuşağının da rüzgarı olabilir; zira başı boş İskandinav hippileri Nepal’e kadar yayılmışlardı. Böyle bir toplumun içerisine doğmuş olmak, o yaşam biçimini kabul etmeseniz de, bir şekilde sizi etkiler. ‘Alıp başını gitme’, milletimiz için akrabalara savrulmuş bir blöf olsa da, İskandinavlar için bir yaşam biçimine dönüşmüş olabilir.

Kitaba dönersek, JimDowning 1968’den 1980 yılına kadar Beyrut’ta yaşamış ve Filistinli gurupların İsveç temsilciliğini yapmış. IngelaBendt ise 1978’den beri İsrail ve Filistin’de çalışıyor. Kitabımız Filistin mülteci kamplarındayaşayan insanları konu alan ve mücadele hayatını kadınların zaviyesinden anlatan röportajları içeriyor. Özellikle Reşidiye Mülteci Kampını konu alması tarihi açıdan önemlidir. Zira İsrail Ordusu, sivillerin yaşadığı bu kampı iki gün boyunca havadan ve karadan bombardıman etmiş ve kampı haritadan silmiştir. Kampta dokuz bin mülteci yaşamaktaydı, erkekler ailelerinden ayrılarak başka bir toplama kampına sevk edilmiş, çocuklar ise bir araya toplanmış ve evlerinin yıkılışları seyrettirilmiş. Gazeteci tarihe tanıklık etmelidir ve İsveçli gazeteciler de görevlerini yapmışlardır.

Kitap 1982 yılında yazılmış ve 1987 yılında Türkçeye çevrilmiş, elimdeki nüsha ilk baskısı.

‘Reşidiye sadece başlangıçtı…İsrail’in yoğun kara, deniz ve hava saldırıları nedeniyle Sur ve Sayda sahil şehirlerinde yer yerinden oynuyordu… Sayda’da üç gün süren yoğun bombardıman sırasında bin beş yüz kişi ölmüş üç bin kişi yaralanmıştı… Beş yüz kadın ve çocuk cesedinin çıkartıldığını bildiriyor… Amerikan yapımı misket bombaları atılmış kampa… Doktorlar hastalarına anestezi bile yapamadan, cerrahi müdahalede bulunmak zorunda kaldılar.’ S.14

Hem İslam’ın devlet nezdinde temsil edilmiyor oluşu hem de İslam coğrafyasının ulus devletlere bölünmesi, toplumları her türlü emperyalizmin tecavüzüne açık hale getirdi. Günümüz ulusları, federal devlet denilen ‘Süper Etnoslarla’ tek başlarına başa çıkmaya çalışıyorlar. Sonucu baştan belli bu asimetrik harpler, bütün bütün yıkımlara sebebiyet veriyor. Şehirlere sıkışan harpler sivil kayıpları dayanılmaz boyutlara çıkartıyor. Filistin ulusu, Protestan-Aşkenazi ittifakı olan ve Siyonizm olarak adlandırdığımız dev bir süper etnosunsaldırısı altında yok ediliyor; ama sistemli, kontrollü ve Kitab-ı Mukaddese uygun olarak… İcat edilmiş her türlü zulüm vasıtalarını kullanarak çocuk öldürüyorlar. Bu barbarlık çağını tarih elbette kaydediyor; ama buna seyirci kalan bizleri de. ‘Ne yapmalı?’ Tartışılmalıdır, fakat Kerhen yapılan ‘Kola boykotları’ ve ‘başlarına taş yağma beddualarının’ bizi iki kere küçük düşürdüğünü unutmamalıyız.Asimetrik güç dengesinin yarattığı ahlaki boşluğu, lükslerimizden taviz vererek dolduramayız. İlahi yardıma layık olmak isteyenler, eylemde olmalılar!

Bir BM gözlemcisi bütün bu asimetrik güç dengesinin ifadesi olarak şöyle demiş: ‘İsrail saldırısı topçu ateşiyle serçe avına benziyordu.’ S.14

Kitap Lübnan’daki izlenimlerle başlıyor. Harita üstünde çok küçük bir ülke gibi görünse de, belki de Doğunun en kozmopolit yeridir Lübnan. Hristiyanlar, Müslümanlar; Şiiler, Sünniler, Dürziler; Ermeniler, Araplar; sağcılar ve solcular. Peki gerçekte kim kiminle harp ediyordu?

‘Batı basını bu savaşı genellikle ülkedeki Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bir din savaşı gibi gösterir. Fakat Lübnan savaşının dinle hiç bir ilişkisi yoktur… Bu savaş zengin-yoksul, İsraillilerin sağda Filistinlilerin solda olduğu bir sağ-sol savaşıdır.’ S.18

Batının hadiseleri okuyuşu hakikat değildi ama bir öngörüydü. Ya da bir ‘din savaşı’ olarak görmelerini, bir din savaşı yaşansın olarak mı okumalı? Böylesine heterojen bir toplumda hadiseleri din, mezhep ve ırk üzerine kaydırmak zor olmasa gerek. Ulusun aşağılanması milliyetçiliği artıran en temel amildir. Kudüs gibi kutsal bir şehrin, Yahudiler gibi tarih boyunca her ulusun nefretini çekmiş bir topluluk tarafından işgali, Filistinlilerin kaygılarını aşan bir duruma sebebiyet veriyor. Velhasıl, Yahudilerin Kudüs’ü işgali bir Filistin göçüne sebebiyet vermiş, İsrail bununla da yetinmeyerek Lübnan topraklarına saldırmış, nihayetinde bütün bir coğrafya bu stresin altına girmiştir. Belki de bilinç altlarında şu vardı: ‘İç savaşla mahvolup gitmek, İsrail ile harp edip yenilmekten daha haysiyetlidir’.

1975’de başlayan, 1990 yılında son bulan ve kitabın yazıldığı döneme kadar Lübnan iç savaşında altmış binden fazla insan ölmüştü. Lübnan iç savaşının özeti şu cümleyle ifade edilir: ’Son çıkan ışıkları söndürsün’.

‘Niçin kadına özel bir anlam verildiği soruluyordu ve anlamlı tebessümlerle karşılaşıyorduk.’ S.19

Günümüz Avrupası ne kadar da devlet ateizmiyle yönetiliyor olsa da, nihayetinde kültür ve hayata bakışları Kitab-ı Mukaddes’ten beslenmiştir. Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes’in yaratılış kıssaları bir birinden tamamen farklıdır. Nasıl ki aydınlanma çağından sonra matbaaya ihtiyaç duydularsa, kadınların haklarını da düzenlemek zorunda kalmışlardır. Oysa İslam toplumlarında bu tür haklar çoktan beri düzenlenmiş ve en küçük toplumsal birimi aile olarak konumlayarak güvence altına almıştır. Günümüz köylü toplumlarının adet ve ananelerinden kaynaklı eşitsizlikleri, İslami açıdan bağlayıcı değildir.

MajSayyegh isminde bir kadın şairden bahsediliyor. Filistin Kadınlar Birliğinin dönem başkanı. Eğitimli ve kültürlü bir kadın. İsveçli gazeteciler Sayyegh ile röportaj yapıyor.

‘Filistinli erkek arkadaşlarımızdan biri ise aşağılayıcı bir gülüşle, Maj’ın sırtındaki pahalı kürkle kamplardaki yoksul kadınlara nutuk attığını söylüyor’ s.23

Gelin bu meselede anlaşalım artık. Halk, kendilerini temsil eden insanların davranışlarında ‘ahlaki bir bütünlük’ arar. Liderler, entelektüeller ve temsilciler buna dikkat etmelidir. Halk da şunu bilmelidir ki ortada bir temsil vardır. Bu pozisyonu seçen insanların tatmin edici bir hayat standardı olmalıdır. Hem bir siyasi hareketin temsilciliğini yapıp hem de patateslerinizi çapalayıp, çamaşır asmak için toplantıyı terk edemezsiniz.

‘Filistinli orta ve yukarı sınıflar şehirlerde yaşar ve kurtuluş mücadelesiyle cılız bir ilişki içerisindedirler. Genellikle katılımlarındaki zayıflık nedeniyle suçluluk kompleksi taşırlar.’ S.26

Mursi bir karşı darbeyle devrilmiş, bizler de Mısır devletini protesto etmek için Mısır’ın İstanbul konsolosluğu önünde eyleme gitmiştik. Bir asırdır eylemlerimiz ‘yaşasın kahrolsun’ sathından öteye geçmiyordu. Dolayısıyla bu eylemler maalesef bir kültüre dönüşmüştür. Konsolosluğun önünde sessizce bekliyorduk. Neyi beklediğimizi sorduğumuzda, ‘goygoycubaşının geç kaldığını ve onun gelmesiyle başlayacağımızı’ söylediler. Goygoycu arkadaş eski tüfek ve zamanının militan tiplerinden biri olsa gerekti. Lakin gele gele bir inşaat amelesi geldi. Üzerinde diz kapaklarına kadar beton harcı lekeleri olan bir amele tulumu vardı. Beton atma işi yeni bitmiş, daha fazla gecikmemek için tulumunu dahi değiştirmeden aceleyle gelmişti. Melankoliyi  ya da arabeski sevmem. Fakirlerin fedakarlıklarını, sitemkar bir dille dışa vurmalarını da riyakarca bulurum. Ama ne yalan söyleyeyim duygulandım. Konsolosluk deniz kenarındaydı ve kalabalık sığamadığından sahil yoluna taşmıştı.  Yer yer trafiği engelliyorduk. Muhafazakar bir bey ile bir baş örtülü hanım Mercedesleriyle kalabalığa takıldı. Hakikaten ahlaki açıdan rahatsızlık verici bir durum oluşmuştu. Belli ki gezmelerden geliyorlardı ve hadiselerden habersizdiler. Bizi görünce hem mahcup oldular hem de korkuya kapıldılar. Protestocuları destekler mahiyette korna çaldılar, ama herkes neyin ne olduğunu biliyordu.

Demokratlar yani orta sınıf, bütün sınıflarla eşit mesafededir. Bundan dolayı kendilerini sınıfların üstünde vehmederler. Hakim sınıflardan dayak yedikçe avama, avam azıtınca da mütegallibeye yaklaşırlar. Sırtını orta sınıfa dayayan her idealist hareket; aldatılmaya, kandırılmaya, yarı yolda bırakılmaya ve satılmaya mahkumdur. Filistinli kurtuluş hareketlerinin, görece erken bir dönemde bunun farkına varmış olmaları, belki de İsrail karşısında var olabilmelerini sağlamıştır.

‘Gerçekleştirmeye başladığımız bütün projeler sürekli olarak yok edilmeyle tehdit ediliyor. Kurduğumuz herhangi bir şeyin kalıcı olacağına asla güvenemiyoruz.’ S.30

İstikrar denilen deniz kızı bu olsa gerek? Bütün Orta Doğu coğrafyası her an işgal edilme tehlikesi altındadır. Bundan daha kötü bir şey varsa o da iç savaşlardır. Tipik bir köylü toplumu davranışı olarak kurtarıcı beklemek, bu zayıflığın istismar edilişi ve daha büyük yıkımların ortaya çıkması… Yabancısı tersanelere, yerlisi inine girebilir veya internete düşen kasetlerle hayatınız aniden değişebilir. İstikrar sağlamak için gelenler; ancak istikrarsızlık devam ettiği sürece var olabileceklerinin farkındadırlar. Para arzını kısarak, ödemeleri durdurarak, mili yaslar ilan ederek iktidarlarını sürdürürler. Her türlü itirazda taksimetreler açılır ve itirazınızdan kaynaklanan istikrarsızlığın kaç milyon dolar zarara sebebiyet verdiği saptanır. Bugün adalet denilen mefhum ise mal müsaderesine indirgenmiştir. Halkı açlıkla terbiye etmeye çalışmak; tanrılığa soyunmak demektir. Örnekleri hızlıca vermeye çalışıyorum… Silah sanayisinde çalışan bir mühendis olduğunuzu düşünün. İcadınız gecikebilir, üstüne yatılabilir; şahsınız tehdit edilebilir ve hatta öldürülebilirsiniz. Bunlar belirsizdir, ama kesin olan bir şey varsa o da silahların masumlara karşı kullanılacağıdır. Hülasa her an bombalanabilir, işgale uğrayabilir; hapse atılabilir, mallarınız müsadere edilebilir. Buradaki sıkıntı Filistin’e özel değil bütün bir coğrafyanın dramıdır. Bu coğrafyada belirsiz korkular içerisinde yaşıyoruz. Orta Doğu’da yaşamak demek bir berzahta yaşamak demektir.

Kitapta aynı zamanda SaadHaddad’dan söz ediliyor. Güney Lübnan’ı elinde tutan, İsrail destekli Faşist parti ve örgütün lideri. Sabra Şatilla katliamının da taşeronlarından.

UNRWA isminde Birleşmiş Milletler tarafından kamplar kurulmuş. Açlıktan ölmeyecek kadar yemek sağlayan bu kuruluş, yönetimine kesinlikle Filistinlileri almamış. Çocuklara verilen eğitim müfredatlarından Filistin kelimesi çıkartılmış. Tanıkların söylediğine göre BM’nin tek katkısı (!) da bu olmuş.

‘Bütün Dünyayı, kendileri gelene kadar Filistin’in çöl olduğuna inandıran Siyonistlerdir. Bir zeytin ağacının meyve vermesi için ne kadar süre geçmesi gerektiğini biliyor musunuz? 50 yıl.’ S.33

İsrail’in zeytin ağacına karşı olan düşmanlığının sebebi anlaşılıyor. Ayrıca bölgenin adı ‘bereketli/mümbit Hilaldir’. Dünyadaki bütün medeniyetler Mezopotamya’da başlamış olup, evcil memeli ve bitkilerin kahir ekseriyetinin yaban atası bu coğrafyada bulunur. Akdeniz ikliminden ötürü bitkiler uykuya yatarlar. Bu da depolanmasını kolaylaştırır. Buğday gibi hem ekimi kolay hem de ciddi manada protein içeren bitkilerin var olması insan ve zaman tasarrufunu sağlamıştır. Bu sayede toplumlar uzman besleyebilmiştir. Bu coğrafyanın benzeri olan ama Akdeniz bitkilerine sahip olmayan potansiyel 7-8 coğrafya daha vardır. Coğrafi keşiflerle o coğrafyalara ulaşılmış ve bakir topraklarına Bereketli hilal ürünleri ekilmiştir. Batı’yı öne geçiren de bu oldu.Bu meseleyi ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ kitabında uzunca tahlil edeceğiz. Şimdilik bilmemiz gereken, Kudüs’ün sadece bereketli değil aynı zamanda bereketin kaynağı olan bir belde oluşudur.

GazetecilerMuna isminde bir kadın kılavuzla Reşidiye Mülteci kampına gidiyorlar. Annesi Muna’yı görünce ayağa kalkıyor ve uzun uzun onu kucaklıyor.

‘İki gecedir evden ayrıyım ama hep yıllardır uzaklardaymışım gibi karşılarlar. Bunlar Arap gelenekleridir, her fırsatta birbirimiz için ne kadar önem taşıdığımızı gösteririz.’ S.37

Ne kadar da güzel bir gelenek! Topraklarını kaybetmiş olmalarına rağmen geleneklerini kaybetmemiş olmak ayrıca umut verici. Fakat kitapta da belirtildiği üzere bu bir Arap geleneğidir. Bunu kendi toplumlarınıza taşımaya çalışırsanız,cüzdanınıza dikkat edin derim.

‘Kahvaltıda ince dilinmiş beyaz ekmek, kekikli zeytinyağı ve yeşil zeytin yeniyor.’ S.40

Demosthenes, kendisi için ‘şaraptan çok zeytinyağına para harcıyor’ denmesiyle öğünürmüş. İsa Mesih vaaz vermek için Zeytin dağına gidermiş. Nuh’un Gemisine güvercin zeytin dalı getirmiş. Bin yıl yaşayan zeytin ağaçları vardır ve zeytin ölümsüz ağaç olarak bilinirmiş. Romalılarda zeytin ağacı kesene idam cezası verilirmiş. Zeytin ağacını kesmek barbarlıktır. Yunan felsefesi, Akademi denilen zeytin bağında filizlenmiş. Antik çağlarda altına karıştırılıp ilaç niyetine içilirmiş. Tasavvuf ehli halvete zeytinyağıyla girermiş. Orucumuzu onunla açmamız nasihat edilmiş. Barışmak için birbirimize zeytin dalı uzatırız. Allah (c.c.) zeytin üzerine yemin eder.

İsrail, geçmişi silebilmek için zeytin ağaçlarını yakıyor. Bugün İstanbul’a yakın tatil beldeleri oluşturacaklar diye Gemlik’in zeytin ağaçları katlediliyor. Bin yıllık istikbalimize kastediliyor. Bu barbarlığa ortak olmayalım! İşgalci Siyonistler gibi davranmayalım. Zeytin insana gıda olarak yeter. Bizler de bu kadim adetimizi devam ettirmek ve Filistinli kardeşlerimizi anmak için, haftanın bir gününde kahvaltımızı bu şekilde yapalım.

‘İngilizler ürünümüzü kendi ordularına satmaya zorladılar ve Hayfa pazarında kazanacağımızdan daha az para ödediler bize’ s.51

‘Afrika’daki Nazilere karşı İngilizlerin yanında savaşmamıza bile izin vermediler. İngiliz ordusunun içerisinde Yahudilerin kendi askeri birlikleri vardı! Ve Yahudiler silahlarını Filistin’e soktular.’ S.53

Çocukluğumdan beri en çok duyduğum demagojilerin başında ‘onlar da (Filistinliler) topraklarını satmasalardı’ cümlesi gelir. Taşralıydık, egemenlik bilincimiz gelişmemişti ve bu demagoji karşısında sinip kalırdık. Oysa Siyonistler, Filistin’de toprak alabilmek için Ulusal Yahudi Fonu’nu 1901 yılında kurdular. Alabildikleri toprak oranı ise sadece %5’dir. Bu fonu kuran insanlar ‘sizleri topraklarınızdan sürmek istiyoruz, ama meşru bir gerekçeye de ihtiyacımız var. Gelin bu topraklarınızı bize satın, biz de sizi kovmaya gerekçe bulmuş olalım’ diye söylemediler. Zeytinyağı ticareti yapan bir Doğu Avrupa Yahudi’si için zeytin bağları oluşturmak gayesiyle işe başladılar. ‘Gayemiz ağaç dikmek’ diye tam bir asırdır propaganda ediyorlar. Buna rağmen alabildikleri toprak oranı anlamlı bir veri bile teşkil etmiyor. Buradan anladığımız ‘onlar da topraklarını satmasalardı’ diyen zümrenin, İsrail işbirlikçisi olduğudur. Kaldı ki Ege’den Akdeniz’e kadar memleket topraklarını dış yatırımlara ve turizme açan bir topluluğun, toprak satmayı işgal gerekçesi olarak görmesi, ileride çok sıkıntı çıkaracaktır.

İlkokulda bize öğretilen şey, sadece Çanakkale cephesinde savaştığımız ve destan yazdığımızdı. Oysa İngilizlerle harp etmiş ve kaybetmiştik. Filistin’e gidecek mühimmatı taşıyan vagonlar Haydar Paşa garında havaya uçurulmuştu. Yıldırım ordularının-beceriksizlik midir yoksa ihanet midir bilinmez-manevralarıyla nice kolorduları esir verdik. Esirlerin binlercesiPellegra hastalığından kör oldu Mısır’daki kamplarda; diğerleri ise Tropik Myanmar’da sıtmadan öldüler. Myanmar’da bir şehitliğimizin olduğunu ise bundan beş on sene önce öğrendik.

İşgalciler-yukarıda tanıkların ifadesiyle sabit- Filistinlilerin ürünlerine el koymuş, Balfour Deklarasyonuyla Yahudi yurdunun kurulmasını desteklemiş, onlara askeri eğitim vererek silahlandırmıştı.Nazilerin Kudüs müftüsüyle görüştüğü de sık sık propaganda edilir. Oysa İngilizler niyetlerini açığa çıkarırcasına Filistinlileri yanlarında istememişlerdir. Buna rağmen Yahudi taburları Birinci Cihan Harbinde, Çanakkale Cephesinde dahi İngilizlerle birlikte harp etmişlerdir. Dahası İttihat ve Terakki Partisi de en başta İngilizlere yanaşmıştır.

Meselenin tarihi arka planına uzun uzun değinip, mevcut duruma tarihsellik katmak istemem. Velev ki  birileri topraklarını satmış olsun, filanca filancaya, kendilerine ait olmayan topraklarda memleket ihsan etmiş olsun; hiç bir ülke, Kudüs gibi Müslümanlar için kutsal olan toprakların akıbetine, tek başına karar veremez!

‘9 Nisan 1948’de Kudüs yakınındaki DeirYassin köyünde 247 kadın, erkek ve çocuk öldürüldü… olayın açıklaması daha sonra Başbakan olacak MenahimBegin’den geldi: ‘Katliam sadece haklılığını kanıtlamakla kalmadı, aynı zamanda kaçınılmazlığını da gösterdi’ diyordu. Bu katliam bir örnek oluşturdu ve Filistin’den göçün dönüm noktası oldu.’ S.54

Bir ülke nasıl kurulduysa öyle gidiyor. Katliam İsrail için bir devlet politikasıdır ve Batılılar için de yabancı değildir. ‘Avrupa bunu görmüyor mu?’ gibi egemenlik bilincinin gelişmediğini gösteren siyasi dili bir kenara bırakmalıyız. Müdahale etmek için kimsenin onayına ihtiyacımız yok. Eğer niyetimiz kötü değilse, bizi bu dile iten amil zayıflığımızdır. O zaman yapmamız gereken zayıflığımızın kaynağını tartışıp, nasıl güçleneceğimizin icabına bakmaktır; eyyamcı bir politik dil ve her şeyi sürüncemede bırakan bir diplomatik dil değil!

‘Arap orduları Filistin’i kurtaracaklarına söz verdiler. Bu yüzden biz de özlemle bekledik onları. Aylar, yıllar ve sonuç olarak toplam otuz yıl geçti. Diğer insanların sözlerine inanmayı bırakalı çok oldu…’ s.55

Keşke Bosnalı Müslümanlar da bu tecrübeden istifade etselerdi. Müslüman halklar, Batılılar tarafından bombalanmayan ülkelere eleştirel bir dikkatle yaklaşmak zorundadır. Batılı emperyalistler dönüştüremedikleri toplumları bombalar. Bu tavır bilinçli bir tercihten ziyade refleks, reaksiyon ya da davranış stereotipi olabilir, ama unutmamak gerekir ki bu stereotipiler olmadan hayatta kalamayız.

İsveçli gazeteciler yeni doğum yapmış Filistinli bir kadını ziyarete gidiyor. Komşuların da bulunduğu kalabalık bir kadın gurubunun içerisinde ‘çok çocuk mu az çocuk mu?’ diye bir tartışma başlıyor. Ve tartışma çok çocuk taraftarı kadınların şu veciz sözüyle son buluyor:

‘Devrim çocuk ister, İsrail çocukları bombalıyor.’ S.61

Suriyeli mültecilerin çok çocuklu oluşundan şikayet etmeyen ya da en azından bunu fark etmeyen yoktur. Bu durumun bir dış nedeni olmasaydı, Arap nüfusu Çin’i geçerdi. Ulus devletler çağı ateizmin devlet dini olarak alındığı, vuruşma hukuk ve ahlakının ortadan kalktığı bir barbarlık çağıdır. Emperyalistler hiç çekinmeden sivilleri öldürebiliyor. Kendi halkları ise konforlarından ve lükslerinden vazgeçemedikleri için buna sessiz kalıyor, göz yumuyor ve hatta destekliyorlar. Çocuk öldürmenin bir devlet politikası olduğu İsrail ile diplomatik bir çözüm sağlanamaz. Her çocuk ölümü nefret , kin ve intikamları daha da derinleştiriyor. Bu acılar dayanılmaz, katlanılmaz ve patolojik hale geliyor. Aradaki güç farkı derin bir ahlaki boşluk doğuruyor. Bu asimetrik farkların nasıl kapanacağına dair çok ciddi sorgulamalara girişmeliyiz. Dünyayı yaşanılmaz hale getiren bu çocuk katillerine karşı her şeyimizle mukavemet göstermeliyiz. Hiç bir milliyetçilik, mezhepçilik ve hizipçilik; çocuk katillerine karşı işbirliğinden bizi alıkoymamalıdır.

DalalMograbi isminde bir kadın gerilladan söz ediliyor. Filistin direnişine, yaptığı eylemlerle ivme kazandırmış ve bir dönemin sembol ismi olmuş. 11 Mart 1978 yılında, bir gurup arkadaşıyla beraber Tel Aviv’de eylem düzenleyerek 38 İsrailliyi öldürmüş. Arkadaşlarıyla birlikte şehit olmuşlar. Filistinliler, mülteci kamplarının her yerine onun posterlerini asmış. Aynı zamanda kadın oluşu, Filistinli kadınların devrimin her yönüyle ilgilenmelerini sağlamış.

‘Ne istediğini bilen ve inandığı şeyler için mücadele etmeye hazır genç bir kadın olmanın onurunu taşırdı… Siyasal bilinci gelişmişti.’ S.94

Egemenlik ya da siyasal bilincin gelişmiş olması, şehirli ile köylü arasındaki en temel farktır. Elbette ki bu, mekan ve ırktan ziyade zihinsel bir fenomendir. Yoksa kokain satarak da zengin olabilir ve şehirde yaşayabilirsiniz. Henry Thoreau ormanda tek başına senelerce yaşamıştır. Bunun yanında koca bir ülke olarak tarihin taşrasında da yaşayabiliriz. Türkiye kurulduğunda binlerce köyden mürekkep dev bir kasabaydı. Şehirler taşradan gelen göçlerle büyüdü. Taşralılar mütegallibe tarafından bürokrasinin her yerinde ezildiler, horlandılar ve yönetimin dışında tutuldular. Milyonlarca insanın hayatlarını bir nesne olarak geçirmesini bekleyemeyiz. Taşralılık bir kader değildir. Nihayetinde nesiller iktidarı ele geçirdi ve mütegallibeyi azınlık konumuna düşürdü. Fakat bunun,egemenlik bilincinin gelişmişliği ve ne istediğini bilen şuurlu bir siyasetle değil, sadece bir reaksiyonerlikle kotarıldığıdır. Köylü sosyolojisi yeniden üretildi. Büyük bir ‘görgüsüzlük’, ‘ne oldum deliliği’ ve ‘sonradan görmelikler’ çağı başladı. Verilen mücadelenin bir dert ve davadan kaynaklanmadığı; yoksunluğu çekilen lüksler; ekonomik ve siyasal hegemonya için verildiği anlaşıldı. Örneğin baş örtüsü mücadelesi, dört çeker araçlara binme veya bunlardan mahrum kalmamaya indirgendi. Artık baş örtüsü, sakal ilh. Müslümanların kimliğini ifade etmede kullandığı bir değer değildir.

İsveçli gazeteciler Reşidiye Kampında iken, İsrail’in başlattığı topçu atışına maruz kalıyorlar. Saatler süren saldırı sonucunda yetmiş yedi ev yıkılıyor. Kampın çoğu tahliye edilirken gazeteciler de Beyrut’a geri dönüyorlar. Filistin araştırma merkezinin sorumlularından Um Leyla ile görüşüyorlar.

‘Her felaketin ardından ağlayamazsınız… Ağlasaydık, başka hiç bir şey yapamazdık. Hep olumlu bir yan bulmaya çalışmak zorundayız.’ S.105

Her felaketten sonra işi dramatize etmek, hem zulmü kanıksamamıza hem de derin bir melankoliyle umutsuzluğa sürüklenmemize sebebiyet veriyor. Ne kadar anlatılırsa anlatılsın söz, bir vahşet görselinin verdiği dehşeti vermez. Bugün icra makamında olmayan insanlara, halka ve sivil kimselere; medya vasıtasıyla katliamların görüntüsü izlettiriliyor. Bu da ayrı bir zulüm. Devlet mekanizması toplumsal mesuliyetlerimizi devrettiğimiz bir makam değil midir? Halkın bu görüntüleri seyrettikten sonra ne yapması bekleniyor? Bundan doğan infial ve travmalar nereye ve neyle kanalize edilecek? İster kötü niyetlilik ister feraset deyin ben deniz, bunun kasıtlı olarak yapıldığını düşünüyorum. Verilen mesaj ‘bakın, başka hükümetler halklarına neler yapıyor, kıymetimizi bilin!’ olduğunu tahmin ediyorum. Başka türlü nasıl izah edilebilir? Ayla bebeğin cesedi sahile vurduysa bunun mesulü, emniyet güçlerinden sahil güvenliğe, gümrük memurlarından hükümet politikalarına ve devlet erkanına ait değil midir? Diplomatik girişimler yapılacaksa yapılsın, maddi kaynak gerekiyorsa hazineden aktarılsın; sivil savunmayla ilgili bir vazife varsa örgütlensin? Bu işin insani ve toplumsal boyutudur; bir de mücadele tarafı vardır ki kitapta vurgulanan ciheti budur. Din veya vatan gibi ortak çıkar mücadelelerinde maddi hesaplar yapmak ahlaksızlıktır. İkincisiyse ‘külfet nimete, nimet külfete göredir’ kavlince bedel ödenmesi gerekiyorsa bu bedel ödenmelidir. Özgürlük, bağımsızlık, nüfus etmek, yönetmek ve hegemonya sahibi olmak demek, çok lüks hayatlara talip olmak demektir. Kaddafilerden, Esadlardan ve Mübareklerden kurtulmak istiyorsak, bunun kansız olabileceğini aklımızdan çıkartmalıyız. Kayıplar olacaktır; yaralayıcı ve dayanılmaz kayıplar. Peki hangileri önceliğimiz olmalı?Üniversite yıllarımda hocamdan dinlediğim bir hadiseyi anlatayım. Hocamız erken bir yaşta Profesör olmuş; unvanın ağırlığını içselleştirememiş ve seküler bir adamdı. Bir gün saçlarının döküldüğünü fark ederek telaşla bir dermatoloğa gitmiş. Tahliller, tetkikler, teşhisler; ilaçlar, kürler derken saçlar dökülmeye devam etmiş. Bir gün öfkeyle doktorunu arayarak şikayetinin devam etmek de olduğunu sitemkar bir dille ifade etmiş. Doktor ‘hocam siz olayı anlamıyorsunuz. Bir saçın dökülmesi gerekiyorsa dökülür, bizler dökülmemesi gerekip de dökülen saçları kurtarmaya çalışıyoruz’ demiş. Basit gibi görünen ama derin bir manası olan bu söz hocayı öyle etkilemiş ki bizimle paylaşma ihtiyacı hissetmişti. Evet, harplerde ölümler olacak, bizler ‘ölmemesi gerekip de ölen insanları’ kurtarmalıyız.

Sonuç olarak kitabın ismi ‘Geri Döneceğiz’ olmasına rağmen Filistinliler vatanlarına henüz dönemediler. İsveç ve Filistin arasında, c-oğrafya başta olmak üzere herhangi bir bağ yoktur. Buna rağmen gazeteciler inisiyatif alarak tarihe tanıklık etme vazifelerini yerine getirmiştir. Filistinlilerin, direnişin ilk dönemindeki şuurlarını kaybettiklerini görüyoruz. İsrail her geçen gün meşruluğunu daha da pekiştiriyor. Bunda sosyalizmden uzaklaşmanın ve kendini İslam çatısı altında ifade etmeye başlamanın rolü büyüktür. Zira Sovyetler silah ve eğitim sağlıyordu, ama Türkiye gibi ülkeler gıda ve nasılsa yıkılacak evlerin inşası için tuğla-çimento bağışlıyor. Irak, Bosna ve Çeçenistan gibi ülkelerin bilahare işgale uğramasıyla her Müslüman ulus kendi derdine düştü. İslam medeniyetindeki çözülme hızla devam ediyor. Filistin artık eskisi kadar gündem olmuyor ve biyolojik var oluşları yeterli görünüyor. Her şeye rağmen, dünya tarihi boyunca üretilmiş her türlü zulüm vasıtasıyla kendine hücum edilen bir ulusun direnişi; diğer uluslar için küçük düşürücü derecede ibretliktir. Dolaylı olarak bu kitapta gördüğümüz bir diğer hakikat ise, Filistinli kadınlardaki siyasal bilinç. Dünyadaki pek çok kavim için soy babadan geçer. Dolayısıyla her türlü milliyetçilik, kadını davanın dışında bırakarak kendini sınırlar. Oysa bizler Ana dil, Anayasa ve Ana cadde deriz. Kadın eğitimin, aktarımın ve kültürün kaynağıdır. Lakin siyasal bilinç demek kadını sokağa dökmek, çocuklarından koparmak ve emek piyasasına sokarak emeğin değerini düşürmek demek değildir. Ortak bir hafızaya sahip, ne olduğunu ve ne istediğini bilen nesillerin yetiştirilmesinde bir görev dağılımı yapmak demektir. Toplumda en son çürüyen şey kadının fıtratı olsa gerek. Bugün geldiğimiz noktada aile,kangrenli uzuvlar bütününe dönüşmüştür. Filistin Meselesini çözelim derken, aynı akıbetle karşılaşmamızdan korkulur. Artık daha ciddi ve samimi sorgulamalara girişme cesaretini göstermeliyiz.

rozetler-filistin

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
12 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 4,92.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
2.741 kişi tarafından okundu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir