YURT SORUNLARI

ENFLASYON – PROF DR. SADUN AREN

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken; 1966’nın Şubat ayında sosyalist bir dergi çıkmış: ‘Yurt Sorunları’. ‘Çatışma ve hizipleşmelere sebebiyet veren revizyonist hareketin, filanca oportünist kolunun bilmem kaçıncı sapmasının’, henüz var olmadığı yıllarda… Müslümanların 163. Maddeden kaçmak için kendilerini milliyetçi olarak konumlandırmadıkları; Alevi, Ermeni, Kürt vs. Toplulukların, kendilerine bir maske olarak sosyalizmi seçmedikleri; her siyasi görüş taraftarının samimi ve hasbi olduğu çağlarda.

TİP legale çıkmış, mecliste on dört vekille temsil ediliyor. Gerek bilimsel sosyalizm aşamasının getirdiği konfor, gerek çok partili hayata geçmiş olmanın heyecanı ve gerekse de Demokrat Parti’nin darbeyle devrilmesinin getirdiği umutla kolları sıvamışlar.

Elimdeki nüsha 1 Şubat 1966 tarihli ve derginin ilk sayısı (belki de son?). O dönemin siyasi dergilerinde ilk dikkati çekenkapak illüstrasyonları. Çok yoğun bir karamsarlığın hakim olduğu tasarımlar,yetkin ressamların ellerinden çıkma; belki de gereksiz bir emeğin ürünü. Bütün dünyayı ya da emperyalizmi bir gulyabani olarak kavramsallaştıran, sonra da patates fiyatları üzerinde yapılan spekülasyonları tartışarak ‘Kafkaesk’ bir görüntü oluşturmakta. Sağ hareketlerin dergi kapağı tasarımları ise patolojik. Baltalar, kasap bıçakları, örümcekler, canavarlar; sayfa üstünde patlayan ya da damlayan kanlar; asıp kesmelerle dolu tehdit sloganlarıyla bir tımarhane etüdünden çıkma.

Solcular ne istediklerini biliyor ve epistemolojisi, paradigması, metodolojisi ve taktikleriyle çeviri bir kültüre sahip olmanın avantajlarını her alanda sergiliyorlardı. Sağcılar ise dış güçler, dış mihraklar, karanlık mahfiller, şer odakları gibi neydüğü belirsiz bir takım gulyabanilere kafayı takmıştı. Her türlü başarısızlığın arkasında Siyonizm’i, Masonları ve Yahudileri arayarak; bu ezoterik yapılara, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir inisiyatif atfetmek suretiyle Müslümanları küçük düşürdüklerini bilmiyorlardı. Sağcıların,‘devlet baba’larının eteklerinde dilencilik ettiği vasatta, sol pupa yelken ilerliyordu.

Dergi, ilk sayısının arasına mektup zarfından küçük bir pusula sıkıştırmış. Derginin çıkış anonsunu barındıran pusulanın dergiden hariç bastırılmış olması, yasal bir boşluk aramaktan olsa gerek. Pusulada, solcuların bir yayın organı olmadığından ‘gazete kültürüyle yetinmek zorunda kaldıkları’ belirtilerek, ‘Yurt Sorunları bu boşluğu doldurmak amacında’ diye söylenmiş. Her sayısında bir konunun işleneceği ve ilk sayı konusunun ‘enflasyon’ olarak belirlendiği ifade edilmiş. Enflasyon günümüzde pek klişe bir konu gibi görünse de, o devir için yeni bir kavramdı. Dergide altı makale bulunuyor,ama sadece üç kişinin imzası var: Prof. Dr. Sadun Aren, İbrahim Türk ve Tahir Öngör. Derginin künyesinde sahibinin Hasan Ünal, Sorumlu Mesul Müdür ise Ülkü Mengiler görünüyor. Öncü Kitabevi idare yeri olup, fiyatı 125 kuruş. Arka kapak ilanı için 400 kuruş istenmiş; reklam bir zamanlar kağıttan ucuzmuş demek! ARI kitabevi Matbaasında basılmış ve kapağı Ali Kılıç tasarlamış.

Pusulanın ilk yüzünde yazanlar, derginin sunuş kısmına da alınmış. Çıkış gayeleri-o dönem için- klişe: ‘Türkiye’yi kurtarmak’. O devrin insanları niçin bu dili kullanır? Sağcısıyla solcusuyla her önüne gelen, beş kişiyi bir araya toplayan, iki top kağıt bulan herkes neden memleket kurtarmaya soyunur? Öncelikle kurtarılabilmesi için batıyor olması gerek değil midir? Batış alametleri nelerdir? Neyin yanlış gittiğini bilmeseler de hissediyorlardı. Sosyalistler, Türkiye’nin Amerikan nüfusuna girişini engelleyemeyeceklerini bildiklerinden, sağcılar ise ilmi alanda sosyalistlerle başa çıkamayacaklarından endişe duyuyorlardı. Müslümanlar ise o sıralarda köylerinde… Her gurup, memleket meselelerine bütüncül bir bakış getiremediklerinden kendilerini en üst çıkar gurubuyla tanımlıyordu. Müslümansa ‘din elden gidiyor’, Milliyetçiyse ‘Türk yurdu işgal ediliyor’ sosyalistse ‘Bağımsız Türkiye’ şeklinde konumlanıyorlardı.  Ama yine de yetmişlere kadar herkes görece samimi. Nihayetinde şehirler homojen bir popülasyona sahip ve halkta şehir kültürü var. Her alanda olduğu gibi fikir alanındaki kirlenme de göçle başlayacak.

İlk makale Sadun Aren imzalı. Hoca öyle sıkı bir makale yazmış ki, resmen tenezzül etmiş. Enflasyonun ne manaya geldiğini hem bilimsel olarak, hem vülgarize ederek açıkladıktan sonra, misallerle şumullendirmiş.

‘Enflasyon, cari fiyat seviyesinde toplam talebin toplam arzdan fazla olması demektir. Halbuki arzın talebe daima eşit olması gerekir. Bu sebepten, fiyatlar genel seviyesi, bu eşitliği sağlamak üzere, yükselmek zorundadır. Böylece enflasyon, fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi şeklinde belirir.’

Burada fiyat artışı, enflasyonun semptomu olarak belirse de Aren, bunun enflasyon ismini alabilmesi için ‘fiyat artışının sürekli olması’ gerektiğini belirtir. Gelirlerin, fiyatlara paralel olarak artması halinde enflasyondan bahsedilemeyeceğine dair görüş olduğunu aktaran Aren, önemli bir mahzurun ortadan kalkmasına rağmen bunun da enflasyon sayılmasının zorunda olduğunu söyler. Enflasyon sebeplerini masraf ve talep enflasyonu şeklinde iki gurup etrafında toplayan Aren, şöyle izah eder:

‘Masraf enflasyonu, üretimin maliyet unsurlarının fiyatlarının artması suretiyle olur. Hammaddede, enerji ve özellikle işgücü fiyatlarındaki artışlar bunun örnekleridir.’

Yine de fiyat artışının süreklilik arz etmesi gerekir. Bu, bir masraf unsurundaki artışın diğer masraf unsurlarının fiyatlarını tahrik etmesi suretiyle olur. Bir dondurma üretimini ele alalım. Eğer süt üreticisi süte zam yaparsa gelirini artırabilir. Salepçi ise nispi durumunu koruyabilmek için salebe zam yapar. Bu şeker üreticisine de yansıyacaktır. Buna: ‘Gelir çekişmesi’ adı verilir.

‘Talep enflasyonu ise tasarruflardan fazla yatırım yapılması suretiyle olur. Devlet bütçesinin açık vermesi ya da özel sektörün para hacminin gelişmesi yoluyla işlerini yürütmesi bu tip enflasyonun sebepleridir…

Başlangıç sebebi ne olursa olsun her enflasyonda bir gelir çekişmesi söz konusudur. Yani her sınıf üretici milli gelirlerden aldığı payı muhafaza etmek, ya da artırmak için, kendi elindeki mal ve hizmetlerin fiyatını yükseltmek ister. İşte bundan dolayı, enflasyon ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasal bir olaydır.’

Hele bahsettiğimiz ülke Türkiye ise, enflasyonun ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasal bir durum olduğu gerçeği daha da baskındır. Örneğin ihtikar (karaborsacılık) bir malın arzını kısarak yapay bir talep üretmek suretiyle bir devre damgasını vurmuştur. Her seçim öncesinde tartışılan cari açık meselesi de sosyal ve siyasal bir durumdur. Cari açık bir milletin parayı kazanma, tasarruf etme ve harcama kültürüyle ilgilidir; yoksa ithalatın ihracatı aşması ya da katma değeri yüksek mal ve hizmet üretememek değil! Karaman’da bisküvi üreten firmalar zarar etmiyorlar. Hatta kar marjları belki de cep telefonu üreticilerinden de fazladır. Sorun asgari ücret alan lümpen yığınların, şeker patlatmak dışında bir gayeyle kullanmadığı dört bin liralık telefonları ihtiyaç olarak görmelerindedir. Lümpen yığınlar ve sonradan görme türedi burjuvazi, Starbucks’daki bütün kahve çeşitlerini denemeden, AVM’leri tek tek dolaşmadan, oturduğu kafenin masasına, araba ve evinin anahtarlarını; cep telefonu ve dört kredi kartlı cüzdanını koymadan cari açık kapanmayacaktır. Bunun ekonomiyle direk olarak bir ilişkisi yok. Aksi halde, metro kullanan Japon başbakanı niçin idealize ediliyor? Dört kredi kartı kullanan ve her biriyle bir diğerinin borcunu kapatan ve sonunda 30 bin lira borçla karaya oturan bir arkadaşıma; niçin kredi kartı kullandığını sorduğumda, bunun ‘ihtiyaç’ olduğunu söylemişti. Ben de kart ekstralarını getirmesini ve içerisinde temel ihtiyaç malzemelerinin olduğu bakiyeyi ödeyeceğimi söylediğimde sırıtarak uzaklaşmıştı.

iç-yazı

Öte yandan bir milyoncu dükkanları da pek büyük bir faciayı ötelemiştir. Ben deniz hükümetlerin yerinde olsam bu dükkanları teşvik ederdim. Zira lümpen yığınlar, içlerindeki kimseciklerden geri kalmama, alışveriş, lüks vs. İçgüdüleri burada tatmin ederek, pek büyük bir anarşiden memleketi kurtarıyorlar.

‘Fiyatların sürekli olarak artması gelirlerin para cinsinden ve sabit olan kimselerin zararına olur. Memurlar, işçiler ve kira geliri alanlar bu guruba girerler.’

Örneğin bir kağıt tüccarı düşünün. Bir dolara kağıt alıp 2.80 liradan satıyor. Eğer Dolar 3.80 olursa, tüccar da 3.80 liradan satar. Talep olduğu müddetçe ‘dolsa ne olur dolmasa ne?’ Ama işçi ve memur gibi sabit ücretlilerin maaşı Dolarla paralel ve senkronize bir şekilde artmayacağından her türlü enflasyon öncelikle sabit ücretlileri vurur.

‘Kiralar da kontrole tabi olmak ve olmamak bakımından farklılıklar olabilir. Genel olarak eski binaların kiraları kontrole tabi olduğu halde yeni yapılan binaların kiraları serbesttir.’

Bu zaviyeden bakarsak, kentsel dönüşümün fakirlere ne kadar büyük bir yük getirdiği anlaşılabilir. Misal, aylık 400 liradan ve yıllık %10 artışla bir ev tuttunuz. Ev kirasının on sene sonra ne kadar olacağı bellidir. Diyelim ki 1.200 lira oldu. Oysa ben o evi yıkıp yenisini yaparsam 2.500 liradan kiralayabilirim. Enflasyonun bu baskısını ‘Almanya’dan oğlum gelecek’ yalanıyla gözlemleyebilirsiniz. Binalarını kentsel dönüşüme veren ev sahiplerini, bu durum ciddi manada motive eder. Kiracı ise 1.200 lira olan evinden çıkartılır ve 2.500 liralık evlere gider.

‘Enflasyonun alacaklıların aleyhine ve borçluların lehine olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.’

Yazının devamında 1966 senesinde enflasyonun % 10 seviyelerine çıktığı, bu konuda olayların nasıl gelişeceğini önümüzdeki aylarda hükümetin tutumundan anlaşılacağı belirtilmiş. ‘Adalet Partisi iktidarının bunu önlemesi, ciddiyeti ve kabiliyeti kadar, halktan yana olup olmadığının da ölçüsü olacaktır.’ Şeklinde makale bitirilmiş.

İkinci yazı İbrahim Türk imzasını taşıyor. Makale ‘Kurt bir avlandığı yerde kırk yıl dolaşırmış, gene bir av bulurum umuduyla’ vecizesi ile başlıyor ve enflasyonist politikaları tahlil ve tenkit ediyor. Ekonomiyi canlandırabilmek ve istihdam sahası yaratabilmek bahanesiyle bu politikayı benimseyen iktidarların, ücretlere ufak zamlar yaparak halkın ağzına bir parça bal çaldıktan sonra, ulusal kalkınmanın önüne geçebilmek ve statükolarını koruyabilmek için memleketin geleceğini riske atmaktan çekinmedikleri ifade edilmiş. Çeşitli istatistikler verildikten sonra, enflasyonist politikaların 22 Milyar borç ürettiği vurgulanmış. Gıda fiyatlarının kıyaslandığı bölümde, yüksek enflasyon haricinde gözüme batan, 60’larda kuru fasulyenin şeker ve pirinçten ucuz oluşu.

‘Yatırımlar-Enflasyon’ başlığını taşıyan sonraki makale imzasız. Enflasyonist politikaların ilk başta yatırımları artıracağı, lakin sürekli artan fiyatların ekonomik bir güvensizliğe sebebiyet vereceği, enflasyonun geliri zenginlere aktaracağı, zenginlerin ise temel ihtiyaçlarını bol bol karşıladığından parayı lükse harcayacağı ve nihayetinde lüks mallar pazarı da kısıtlı olduğundan yatırımların gayri menkul gibi kısır sahalara kayacağı açıklanmış. Latin Amerika ülkelerinin bir takım istatistikleri verilmiş ve kalkınmayla enflasyonun ters orantılı olduğu; milli kalkınmanın hedef alınmadığı her türlü enflasyonist hareketin büyük zararlara sebebiyet vereceği anlatılmış. Makalede çok önemli bir (bizim için) ayrıntı var. 1950-53 yılları arasında piyasaya çok fazla para sürülmüş. Böylece köylünün eline ilk defa para geçmiş. O güne kadar ticaretini mübadele ile yapan halk ilk defa para kullanmaya başlamış. Köy ekonomisi Pazar ekonomisine dönüşmüş. Peki, fiyatlar niçin artmamış? Tevafuk eseri 50-53 yılları arasında, iklimin uygun gitmesinden ötürü tarımda bereketli yıllar yaşanmış. Bundan dolayı fark toplum tarafından anlaşılamamış.

‘1954’de halkın Demokrat Partiye artan ilgisinin kökü burada olsa gerek.’ Ancak geçici olan bu canlılık milli geliri arttırma yeteneğine sahip değildir. Çünkü, yatırımlar üretim araçları üretimi yerine hafif sanayiye ya da yol bina vs. yerlere olmuştur. Ağır sanayiye yatırım yapılmamasının temel nedeni de başta Marshall yardımı olmak üzere bunu takip eden dış yardımlardır. Bu yardımlar, elbette ki, yurdumuzu üretici olmaktan çok Pazar olmak yoluna iteceklerdi ve de itmişlerdir.

1954 yılında bereket son bulmuş ve tarım üretimi %20 gibi büyük bir düşüş yaşamış. Milli gelir %9 düşmüş, enflasyon %4’den %12’ye fırlamış. 1955 senesinde tedavüle yeniden para sürülmüş, bu da fiyat artışlarını sürekli hale getirerek enflasyona sebebiyet vermiş.

Gördüğüm kadarıyla düzen partisi (merkez sağ) iktidarı şu şekilde çalışıyor: önce para emisyonunu artırarak 1-2 yıl bolluk sağlıyor, sonra özelleştirmelerle 1-2 yıl daha devam ediyor, bilahare adalet mefhumunu mal müsaderesine indirgeyerek muhaliflerin mallarını müsadere etmek suretiyle 1-2 yıl daha götürüyor. Bu arada yabancı ya da muhalif partinin sermayesine iftira atarak (domuz ve palmiye yağı) pazar payını artırmak suretiyle taraftarlarına 1-2 yıl daha kazandırıyor. Yolun sonuna gelindiğinde dış ülkelere doğru askeri bir maceraya atılarak dikkatleri dağıtıyor. Son çare, parti içi yapay bir hizipleşme çıkartarak ‘ondan alıp buna verme’ metoduyla yavrularını yemeye başlıyor. Bu onlara 1-2 yıl daha kazandırıyor. Sonunu biliyorsunuz: liderleri asılıyor, sözde zehirleniyor ya da eceliyle ölüyor. Kartlar yeniden dağıtılıyor ve düzen ile düzülenler değişmemek şartıyla oyun yeniden başlıyor. Demokrat Parti döneminin Kore Harbi, TCK 141, 142 ve 163. Maddeleri, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs meselesi ve Londra Konferansı ilh. Gibi icraatlarını her sağ parti iktidarında müşahede edebilirsiniz.

Makale öğrenci burslarının düşüklüğü sebebiyle eğitimin çok gelirli azınlığa bırakıldığı itirazıyla son buluyor. 1966 yılında öğrenci burslarının kaç para olduğunu tahmin etmek zor değil: 250 TL. Bu makaleye referans olarak Doç. Dr. Kenan Bulutoğlu’nun Cumhuriyet Gazetesindeki yazısı gösterilmiş.

Diğer makale ‘Yardım mı?’ başlığını taşıyor ve ‘Dış yardım bir hayırseverlik midir?’ sualiyle başlıyor. Truman Doktriniyle başlayan, Marshall programıyla somutlaşan ve bilahare süreklilik kazanan yardımların menşei ve içeriği tahlil edilmiş. Sözde yardımlar, ihtiyaç duyduğumuz maddeleri ithal edebilmemiz için yapılıyor. Maddeler tek tek sayılmış. Evvela bu paralar faiziyle geri ödenecek, yani yardım değil borç. İkincisi, ihtiyacımız olan mallar sadece ABD’den ithal edilecek (aynı mallar doğu bloğunda %150 daha ucuz olmasına rağmen). Aynı zamanda mallar, Amerikan bandralı gemilerle bir buçuk misli pahalıya taşıttırılacak.

‘Özetleyelim: Bir yardım alıyoruz, bunu olduğu gibi geri ödeyeceğiz. Fazladan, faizini malları ABD’den almakla yiyeceğimiz kazığı, malları taşıtmada ödeyeceğimiz fazla navlunu vereceğiz. Biz aldığımızdan çok fazlasını geri verirken, Amerikan ekonomisine de gençlik aşısı yapmış olacağız.’

Dahası en ufak bir usul ihlalinde ödemeler durdurulacak ve yatırımlar akamete uğrayacak. Net borca %3.5 faiz işletilmiş. ABD, çakılacak her çivi için izin alınmasını şart koşmuş. Örneğin Ergani bakır madeni için hazırlanan raporda, projenin tamamı 41 milyon liraya yaptırılacakken, sadece ABD mühendislik firması 15 milyon dolar istemiş (danışmanlık ücreti olarak?). Bu asap bozucu makaleyi geçiyorum…

‘Yardım-Emperyalizm’ başlıklı diğer makale, yapılan sözde yardımların evrensel boyutunu ele almış. ‘Yeni sömürgecilik şu safhalardan geçmektedir’ denilerek süreç maddeler halinde sıralanmış:

1- Yardım denilen paralar, yardım değil borçtur…

2- yardımlar, milli gelirin kişi başı 3-7 dolar olduğu ülkelere yapılmakta, bu paralar bir iki kişinin cebine girmekte ve fert başına 3 dolar geliri olan insanlar fert başına 1 dolar borçlandırılmaktadır.

3- Yardımlar, ekonomileri engellenmiş ülkelere yapılmakta, o ülkelerin özel şirketleri emperyalistlerce seçilmekte ve ülkeler kontrol altında tutulmaktadır.

4- Kontrol altına alınan ülkeler tek tip üretime zorlanmaktadırlar (kakao, kauçuk, kahve, şeker vs.). Bu maddenin devamında öyle kritik bir bilgi verilmiş ki, böyle bir şeye ancak dönemin dergilerinde rastlayabilirsiniz. ABD, Türkiye’yi buğday yerine şeker pancarı ekmeye zorlamış (bilahare haşhaşa da yaptılar). Durum öyle vahim bir hale gelmiş ki; ‘Samsun limanına yanaşan on bin ton buğday bayram şenliğiyle’ karşılanmış. Peki şeker pancarları ne işe yaramış? Önceki makalelerin birinde şekerin fasulyeden pahalı olduğunu söylemiştik. Bu şekerden ziyade fasulyeden kaynaklamaktadır. Zira fasulye, Meksika üçlüsünden(fasulye, mısır, kabak) biri olup, yeni dünyadan diğer kıtalara yayıldı.Fasulyenin ekim kültürü ve bitkinin adaptasyonu zaman alabilir. Velev ki sorun pancarda olsun, %18 protein içeren, dünyanın en eski tarım bitkisi olan buğday niçin terk edilmiş? Buğday yerine şeker pancarı ekilmesi ‘gazoz sanayisini’ patlatmış! O dönem, 81 vilayetten binin üzerinde gazoz markası çıkmasını sağlamış. Bugün gazoz şişelerinin koleksiyon değeri vardır. Bunca firmadan geriye-mahalli olarak-Niğde gazozu gibi bir kaç tanesi kalmıştır. Toplumun, gazlı içecek kültürüne alıştıktan sonra, kola için kolay lokma olduğunu tahmin edebilirsiniz. Pancar politikasından geriye şeker hastalıkları, früktoz alerjileri, mahvolmuş sindirim sistemleri ve kolayı boykot etmeyi başaramamaları sonucunda küçük düşürülmüş Müslümanlar kaldı.

iç görsel

‘Samsun Limanına çıkan on bin ton buğday bayram şenliğiyle karşılanmıştır. İşin iç yüzü bizi (gayet dostane); açlıkla terbiye etme yoluna gitmiş olmalarıdır.’

Bereketli Hilal topraklarında yaşayan; buğdayın yaban halde dahi bulunduğu bir coğrafyada açlıkla terbiye edilmek, borca muhtaç olmanın yanında, bizleri iki kere küçük düşürmüştür.

‘Engellenmiş ülkelerin ekonomilerinin tek tip üretime mahkum edildiğini açıkça belirtmektedir. Ülke ekonomisi, fiyatlar itibariyle tröstlerin emrine girmiş bulunmaktadır. Ülke bu fiyatları kabul etmeyecek olursa, engellenmiş ülkeleri açlık beklemektedir.’

Bir ülke niçin tek tip üretime mahkum edilir? Zira fabrikalarda çalışacak işçi ve onları besleyecek gıdaya ihtiyaç vardır. Şehirli insan fabrikada çalışmaz. O zaman taşraya gider, araziyi tek bir kardeşe verir, geri kalan nüfusu varoşa pompalar, tek parça haline getirilen araziye tek tip ürün ekerek hem toprağı sermayeleştirmiş, fabrika işçilerini ve onların ihtiyaç duyduğu ucuz gıdayı temin etmiş olurum. Öte yandan hem çiftçi, hem de çiftçilik melekesini ve davranış kalıplarını kaybetmiş lümpenleri sisteme bağımlı hale getirmeyi de başarırım. Köyde kalan çiftçinin, arazinin boyutu ve güncel fiyatlarla aklı çelinir. Lakin bir sene sonra hem ürün arzı artarak fiyatlar düşecek hem de yegane alıcı olan devlet ve tröstlerin merhametine terk edilecektir. Satamadıktan sonra binlerce ton pancar üretmek neye yarar?

Diğer makale ‘Petrol-Orta Doğu- Kıbrıs’ gibi, günümüz insanına ‘klişe’ gelecek bir konuyu ele almış. Tahir Öngör imzası taşıyan makalenin hülasası şu paragraf:

‘Bu savaşı sürdürmek için kukla hükümetler kuruluyor. İhtilaller, çıkartmalar yapılıyor. Amerika koca bir filosunu Akdeniz’de tutuyor. İngiltere bir üs zinciri koymuş. Cebeli Tarık’da Libya’da Kıbrıs’da Aden’de ve Hint Denizinde birer askeri üssü var. İşte bu savaşın Orta Doğu petrollerinin tam orta yerinde, üzerinde bir İngiliz üssü bulunan, çevresinde Amerikan donanması dolaşan, içindeyse bağımsızlık, tarafsızlık, barış isteyen iki halk bulunan bir ada Kıbrıs.

Ve bizim yöneticilerimiz bu bir araba gerçeği bir yana koymuş, hala Kıbrıs bir Türk-Yunan meselesidir diyorlar ve bunun çözümünü Amerika’dan-İngiltere’den bekliyorlar.’

Bu konunun tafsilatına başka bir yazıda gireriz.

Dergi İdris Küçükömer’in Akşam Gazetesinde yayınlanan enflasyonla ilgili makalesiyle son bulmuş.

‘Türkiye’nin yorganı ayağına kısa gelen bir ekonomisi vardır. Başka bir deyişle mevcut sistemin imkanları ötesinde yaşamak isteyen bir ülkedir. Türkiye, uzun  gelen ayak üşüyecek ve rejim sorununu açıklıkla belirleyecektir.’

menüDevir, arz-talebin henüz tabi değer ve dengesine ulaşmadığı, göç patlamalarının yaşanmadığı, Dünya Harbinin ardından dengelerin netleşmediği ve göçlerle birlikte ortaya çıkacak sosyolojinin tecrübe edilmediği bir devir olduğundan,Küçükömer, ekonomik tedbirleri öncelemiş. Enflasyonun günümüzde de gündem oluşu-Sadun Aren’in müthiş makalesinde görüleceği üzere-daha çok siyasi ve sosyolojik bir hadisedir.

Hülasa, ‘Yurt Sorunları dergisi’ şartların, imkanların ve fikirlerin iptidai olduğu bir döneme göre, çok başarılı bir yayındır. ‘Tematik’ bir yayın politikası seçmeleri; halka inme açısından akıllıca ve samimidir. Mecmuanın dili ise şaşırtıcı derecede günümüze yakındır. Ayrıca derginin herhangi bir yerinde tahkir, tezyif, tehdit ve hakaret yer almamaktadır. Günümüz okuru için pek şaşırtıcı bir durum! Gerçi o zamanlar, Müslümanların 163. Maddeden kaçabilmek için kendilerini milliyetçi olarak konumlandırmadığı, din ticaretinin revaçta olmadığı, sistemle bütünleşmenin fazilet addedilmediği, ‘hem Müslüman hem laik’ olunmadığı ve her türlü zümrenin maskelerle dolaşmadığı bir devir olmasının bunda büyük etkisi olsa gerek. Yazılması gerekenler, herhangi bir manipülasyona gitmeden kaleme alınmış. Lakin, bütün zümrelerle birlikte, zamanla onlar da yozlaştı. Ciddiyetlerini korudular belki, ama samimiyetleri her geçen gün zedelendi. Zira iyi bir Marksizm okuması yapan entelektüel, meselenin dinle değil sosyoloji ve etnolojiyle ilgili olduğunu anlar. Kaldı ki, nice kalibresi yüksek komünist bilahare İslam’ı seçti (İsmet Özel, Engin Noyan ilh.). DP’nin ihtilalle devrilmesini safça alkışlayanlar, karşılıklı bir kan davasının fitilini ateşlediler. Bizim gibi, muhalif ve düşmanlarımızın da kalitesizliği, memleketimizin başlıca sorunlarındandır. Zira bu iki tarafın da ahlakını bozuyor. Taraflar, birbirlerine olan saygıyı kaybettikleri ve her yol mubah ahlaksızlığına bir kere düştüğünde, artık kepazeliğin önü alınamaz oluyor. Enaniyet sahasına tecavüzler, farklı olma haysiyetine riayetsizlik, karşı tarafı anlamaya çalışmama küstahlığı ve fikirlere tahammülsüzlük birleşince topluca mahvolmanın eşiğine geliyoruz. Bu dergiyi okuyunca daha net gördüm ki; sadece eski bayramlar değil aynı zamanda fikir, kültür, saygı, üslup ve dergiler de kaybolmuş.

Rozetler

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
11 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 4,73.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
602 kişi tarafından okundu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir