Candide Yaşadı El Dorado da Bile Yaşadı – Voltaire

kitap-CANDİDE YAŞADI EL DORADO DA BİLE YAŞADI

Günümüz insanı yaşıyor mu yoksa hayatta kalmaya mı çalışıyor? Eğer hayatta kalmayı başarıyorsa kaldığı hayatta yaptığı bir diğer şey nedir? Kalmak beraberinde bir şeyler getirmeli. Bir yerden kalkıp başka yere gidilemiyorsa bir beklenen vardır. Yahut yapılacak bir iş. İnsanların şüphesiz beklentileri var ve yapmaları gereken işler de… Ancak şu bir gerçek ki bunları kendileri tayin edemedikleri sürece onlar için yaşamak değil hayatta kalakalmak söz konusudur.

İnsan irade iddiasında olan değil midir? Az ya da hep ya da sınırlı. Bir iradesi olduğu muhakkak. Bir şeylere icbar edildiği de. Yine de takınması gereken tavrı irade etmeli değil midir?

Bu sorular bizi İlm-ü Kelam sahasına götürür. Ben o sahada top koşturabilecek kadar uyanık değilim. Bu soruları Candide’i size tanıtmak için sordum. Eco, insanların en çok karakterin ismini taşıyan kitapları sevdiğini söyler. Goriot Baba’nın isabetsiz bir seçim olduğunu da belirtmekle beraber. Ben yine de Balzac’ın bir bildiği vardır diyorum. Voltaire’in de bir bildiği olacaktı ki kitabının adını Candide koydu. Alaycı filozof bu hikayesini altmış beş yaşında yazmış. Kimileri için olgunluk çağı sayılır kimileri için ümitsizlik. Filozoflar bunayan insanlarsa belki bunadığı bir çağ. Her halükarda ortada okunmaya değer bir şey vardı. Okuyarak değer katılabilecek bir şey.

Kitabı hangi sahafta buldum hatırlamıyorum. Acaba yanında hangi kitabı bulmuştum da hafızamdan koca Candide’i silip götürmüştü? Hangi kitabı? 1990’da turuncu bir kapakla basılmış Milli Eğitim, Batı Klasikleri. Mütercim Fehmi Baldaş kitaba bir de kısa önsöz yazmış. Önsözde çeviriden yakınmadığına göre kendinden oldukça emin.

Bu arada kitabın ‘Candide ya da İyimserlik Üzerine’ başlığı altında yazıldığını da hatırlatayım. Candide, zaten saf ve her şeyden habersiz demekmiş.Yani kitapta meşhur filozofun iyimserlik hakkındaki düşüncelerini bulmak da mümkün. Zaten mütercim önsözde kitabın, hikaye ve felsefi bir metnin birleşimi olduğunu söylüyor.

aKitap otuz bölümden oluşuyor. Hacminin küçüklüğü dikkate alındığında bölümlerin filozofların alışılagelmiş kısa anlatıları şeklinde yazıldığı görülüyor. Voltaire’in ‘köhnemiş dünyanın ahmakça tanımları’na yeni bir soluk kazandırması için bu kadarcık laf etmesi yetiyor. Zaten yıkılması gereken bir şeyin tafsilatlı tasviri onu gerekli kılabilme tehlikesi taşır. İnce işçiliklerden bahsedilmeye başlandığında balyoz tutan eller kıyamaz bir hale gelir. Bu yüzden camileri ahırlara çevirerek onların inceliklerini unutturmaya, onları yalnızca bir korunakmış gibi göstermeye çalıştılar. Yine de cumhuriyetin gücü imparatorluğun inşa ettiklerinin molozunu dahi kaldırmaya yetmediği için bugün Süleymaniye hala, Attila İlhan’ın tabiriyle İstanbul’un tek hakimi olduğunu haykırıyor. Kitaba dönersek;.. Geçmişteki mahkemeler tanınmıyor yenilerinin ise henüz yeterli birikimi yok. Zaten hicvin tabiatı lafı uzatmaya gelmez. Sözcükler attıracakları kahkahadan daha uzun soluklu olmamalıdır. Olayların çok hızlı geliştiğini böylece tahmin edersiniz. Dünyanın bir ucundan öteki ucuna bir çırpıda varıp orada karşılaştıklarınızla da dünyanın ne kadar küçük olduğunu göreceksiniz.

Kitabın karakterlerini şöyle bir süzdüğümüzde hemen bir klasikle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Zira hepsini bir tabloda bir araya getirsek hiç biri için fazlalık diyemeyiz. Ve de herkes kimin sağında yahut kimin arkasında olursa olsun durduğu yerde sırıtmayacaktır. Candide, saf insan portresi ve tabiata uygun biçimiyle hayatında bir hocaya, Pangloss’a, bir sevgiliye, Cunegonde’e, sadık bir köleye ve yardımcıya, Cambo’ya ( Cambo’nun bir Amerikan yerlisi olduğunu öğrenmek şaşırtmıyor ) ve de bir dosta, Martin’e sahip. Bu insanlardı onun başına türlü belalar açan ve yine onlardı çok daha kötülerinden onu kurtaran.Candide hayata hocası Pangloss’un dünyanın en güzel topraklarında dünyanın en güzel hayatını yaşadıkları öğretisiyle katılıyor. Pangloss’un öğretisinin kontun dillere destan kalesiyle ilgisi olmadığı açık. Bir kulübede yaşasalardı da Pangloss için durum değişmeyecekti ki neler olacak da değişmeyecek bir görün hele. Nitekim Candide masum bir öpücükten sonra tekmeyi yediğinde de bu öğretiden kurtulamıyor. Başına gelen felaketler de hocasından ona kalan mirasla yaşayabileceği en iyi hayatı ifade ediyor. Tanrı’nın buyruğuna boyun eğmiş yine de frengiye yakalanmaktan kurtulamamış bir papaz elbette ona daha iyisini öğretemezdi. Voltaire bununla açıkça alay etmekle beraber uzun süre karşısına bir fikir yerleştirmiyor. Candide’in bütün çilelerine biraz da düşünsel yıkımın eklenmesi belki de hikayenin akışı için gerekli olduğundan. Üçüncü bölümde Bulgarlarla Abarlar arasındaki savaştan bahsederken Voltaire’in savaşı tarafların işledikleri suçlar ve zaferi de daha çok suç işleyen tarafın elde ettiği bir sonuç olarak değerlendirmesi Hasan Ali Yücel’in göğerttiği hümanizma ruhunun büyük bir soluğu olarak yüzümüze üfleniyor.

Hikayenin bütün bölümlerini ele almak zor. Maceranın akışını özetlemesi açısından başa gelen her felaketin ilerleyen bölümlerde hayati bir kazanım olarak ortaya çıktığını söylemeliyim. Mesela Bulgarların türlü işkencelerine rağmen Candide onlardan edindiği askerlik bilgisi sayesinde Amerika’da bir subay olacak ve paçayı kurtaracaktır. Yine Amerika’da bir papazı öldürdüğü için kaçıp yerlilerin eline düştüğünde tam kazana girecekken papaz katilliğinin öğrenilmesi sonucu hediyelere boğulacaktır. Sonrası El Dorada. Orada biraz da biz takılacağız.

kitapteatisi-özel-menüCandide El Dorado’dan sevgilisi yanında olmadığı için ayrılmıştı aslında. Her şey harika olsa da Candide için her şeye anlam katan sadece Madameoiselle Cunegonde değil miydi? Ona sunduğu bir öpücük ta buralara gelmesine sebep değil miydi? Kalede kalsaydı belki de katledilecekti. Pangloss haklıydı işte. Onu sorguladığı her macera, sonunda onu haklı çıkaran bir hale bürünmüyor muydu? Martin. Bu çelişkiyi ancak Paris’te bulacağı bu yoksul ve melankolik düşünür çözebilirdi. Ya da onu gereksiz kılardı. Bir çelişkiye en iyi müdahale çoğu zaman bu değil midir?

Martin bir karşı karakter olarak Candide’e sadece kimsenin mutlu olamayacağını öğretti. Mutluluğun olmadığını. Öyle ki Candide mutlu insanlar aramaya koyuldu. Ama yoktu. Venedik’li senatör artık tablolardan lezzet alamıyor papaz ve genç kız keyfinden şarkı söylemiyordu. Voltaire burada Sultan Ahmet ( kitapta geçtiği şekliyle ) dahil bir düzine tacından tahtından olmuş adamı Candide’le aynı masaya oturtarak bu dünyanın kimseye kalmayacağını da gösteriyor. Candide için buradan hikayenin sonuna kadar hayal kırıklığı var. Cunegonde’a kavuşur mesela ama ne kadar da çirkinleşmiştir bunca maceranın sonunda. Varılan yer ise İstanbul’dur. Konstantiniyye’ye gelirler ve orada çiftçinin birinden sadrazamların uçan kellelerinden alınan dersi dinlerler. Böylece işlerine bakacaklardır. Tanrı’nın kimseyi düşündüğü yoktur. Beterin beteri vardır. Ve herkes kendi işine bakmalıdır. Protestan ahlakı bir romanda bu denli açıklıkla ifade edilebilirdi doğrusu.

cadide

 

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
6 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 4,67.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
1.860 kişi tarafından okundu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir