WANSA Irak Öyküleri – Tecelli (Sercan Sırma)

kapak‘WANSA Irak Öyküleri’ isimli bu öykü kitabı, 2011 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Elimdeki nüsha kitabın ilk baskısı ve bir daha yayınlanmış mı bilmiyorum; açıkçası ne yazan ne yayınlayan ne de okur için bu sual önemli değil.

Kitabın yazarı Tecelli Sercan Sırma 1956 yılında Pervari’de doğmuş. ‘Sercan isminde Pervarili mi olur?’ diye sorarsanız ben de huylanmadım değil. Sanırım ‘Sir John’ fonetiğine uygun olduğu için alınmış.

Bu tür bir öykü kitabını yazmak zor değildir. Vereceğim tarifle sizler de evinizde Irak, Suriye ya da Tanzanya öyküleri yazabilirsiniz.

Öncelikle orta boy Ortadoğu klişe kabımıza iki su bardağı kadar Bin Bir Gece Masalları koyarak iyice eziyoruz. Ezilmiş malzememizin içine bir çorba kaşığı Batı; bir tatlı kaşığı Doğu paganizmi ekleyip bir iki sefer karıştırıyoruz. Daha sonra, önceden İslam tasavvufunda marina ettiğimiz Yahudi mistisizmini, karışımımıza azar azar yediriyoruz (isteğe bağlı olarak bir cimdik Yeni Platonculuk da koyulabilir). İyice cılk hale geldikten sonra içine tepeleme ucuz ‘Amerikan porno film parodisi’ koyuyoruz. Üç su bardağı UN ekliyoruz; dileyen NATO da ekleyebilir. Malzememizi USA marka çırpıcımızla Ortadoğu kadar karıştırıyoruz. Malzememizin sömürge kıvamına geldiğini göreceksiniz. Karışımımızı İletişim Yayınları ya da benzer kalitede bir yayınevi ambalajına, hava almayacak şekilde sarıyoruz. Daha önceden 220 derecede ısıttığımız Associated Press fırınında yirmi dakika pişiriyoruz. Fırından aldığımız kitabımızı bir iki Avrupa yayınevinde yayınladıktan sonra soğuması için buzdolabında bir gece bekletiyoruz. Soğuyan ve iyice katılaşan kitabımızı servis tabağına alıyoruz. Kitabımızı Nobel Edebiyat ödülü, büyük ayı ya da küçük kurbağa gibi isimleri olan bir iki ecnebi ödülle süsledikten sonra, geri kalmış halklara servis ediyoruz. Kitabımız yemeye hazırdır, afiyet olsun efendim!

Bu pratik lezzetin kolay tarifini verdikten sonra, kitabın tahliline geçebiliriz.

İlk öykümüzün adı ‘Acem Nikahı’; bu öyküye başlık olarak benim teklifim ‘alışmışla kudurmuş’ tur efendim. Alıntıda sahabeden iki kişinin bir kadın sahabeyle yaptığı mut’a pazarlığı anlatılıyor. Kadına para olarak hırka teklif ediliyor ve kadın hırkası eski olan sahabeyi seçiyor. Reddedilen sahabenin akıbeti ise meçhul (Mut’a nikahına Mekke ve Hayber’in fethinde ruhsat verildiği, Hayber’den sonra ebediyen yasaklandığına dair rivayetler vardır. Ancak yazar bunu belirtmeyip, sanki İslam’da bu nikah varmış ve hala meşruymuş iması yapmaktadır).

Öykü, size göre Şia bana göre Rafızi bir fahişenin, Sünni komşusunun aklını çelerek fuhşa alıştırmasını anlatıyor. Yazar yukarıdaki iktibasla başlayarak; bu münkiri okurun gözünde meşrulaştırmaya ve Mut’a nikâhında ‘her şey para değildir’ demeye çalışıyor. İyi de bahsi geçen zaten öykü; bir kurgu? Bilahare göreceğimiz üzere yazar, kitap boyunca kıssaları menkıbelerle; kitapları birbirleriyle sürekli karıştırarak imanları ifsat etmeye çalışıyor.

‘Ne bileyim kız! Kafamı karıştırdın! Hem biz Sünni’yiz. Bize günah. Yapamam.’

‘Gel günahı benim boynuma. Sen gelmezsen ileride senin kızın gelir. Ya da camiye gitmez de sokaklarda yapar…’ s.9

Yazar burada, biz Türkiyelileri Iraklılara yaklaştırmaya çalışıyor galiba; zira bu üslup Iraklı bir Şia’dan ziyade yetmişine merdiven dayamış Rum asıllı Galata pezosu bir kokanaya ait.

‘Hem zevk hem para’ diye devam eden Rafızi madam, yabancıları tercih ettiğini, bu sayede bağlanma sorunu yaşamadığını anlatıyor.

Neyse, fahişelerimiz camiye gidiyorlar ve iki müşteri çıkıyor; birinin adı Arman diğerinin ki Tankut! Evet evet yanlış duymadınız, ismi Tankut! Yazar 10 asır önce Tibet’in dağ köylerinde yaşamış bir kabilenin adını kullanarak, Moğol istilası çağrışımı mı yapmaya çalışmış yoksa memleket ülkücülerine kamış mı atmış anlayamadım (‘Bir kere o Tangut, bu ise Tankut ve güneşin doğuşu demek’ he canım he!).

Tankut aylığı beş yüz dolara Sünni’yi, arkadaşı iki saatliği elli dolara Rafızi’yi seçiyor ve Laleli’de, pardon Bağdat’ta motel aramaya koyuluyorlar. Yazarımız ‘iki saatliğine elli dolar çok istemiş, daha motel parası da var’ diye itiraz gelebilir. Aman efendim! ‘roman değil öykü yazıyorum’ diye düşünüp, avratları cami avlusunda düzdürmediğine dua ettim ben.

Daha sonra Sünni avrat kuduruyor Tankut alışıyor derken bir yıllık sözleşme yapıyorlar. Tankut, fabrikaya berduş bir işçi alıyor, adam Sünni avradın kocası çıkıyor, Tankut avrada yol veriyor ve Western bir sonla öykü bitiyor.

 

İkinci öykümüzün adı ‘Canlı Bomba’; bu fakirin teklifi ise ‘Esmer Bomba’. Uçağa kafa atan, trene çelme takan; cemaatin dul kadınlarını sarhoş edip ırzına geçen bir Amerikan casusu şeyhin hikayesi. Şeyhimiz, fercinin ıslaklığını fark edip huylanan avratları canlı bomba yapıp kurtuluyor. Vladimir Bartol’un Alamut Kalesi romanından esinlenilmiş bir klişe. Yalnız çok aç gözlü bir şeyh; altındaki imamlarla hiç bir kadını paylaşmıyor. Bombacı ablanın ismi Rumeysa; muhtemelen bu isimle ‘Bağdat Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden’ mezun olmuştur. Bu hikaye; kültür bakanlıklarının önünde dilencilik eden, bir lokma festival ödülüne muhtaç yeteneksiz sinemacıların ucuz senaryolarını andırıyor. Öykünün sonunda imamla kaçmaya çalışan avrat, imamı atlatıp şeyhi uçuruyor. Hep şeyh mi uçuracak!

Diğer öykümüz benim kitaptaki favori öyküm, ismi ‘Wansa’, ben denizin teklifi ise ‘komşunun tavuğu’. Manastırda, bir yezidi avradı bafiliyen Süryani papazının hikayesini anlatıyor. Papaz bakire yezidi avradı, manastırdaki odasına atıyor, loş bir mum ışığında onu mıncıklıyor ve sonra şöyle diyor: ‘Sen daha çok gençsin. Önünde uzun yıllar var. İleride birçok erkekle tanışırsın. Seveceğin birileri karşına çıkar. Fikrin değişir. Evlenir, çoluk çocuk sahibi olursun. Bugünleri anımsadığında sadece gülersin. Yani bu yaştaki bir rahipten sana hayır yok.’ S.56

İşini gördükten sonra kızı kapının önüne koyacağı belli, şimdiden yol yapıyor papaz. Ben yemedim de zavallı yezidi kız maalesef yedi efendim. Hem de ne yedi!

Zira bakınız: ‘Rahip masada duran kırmızı kan lekeli küçük beyaz kilotu göstererek, ‘Wansa masada bir şey unuttun’ dedi telaşla. ‘Yusufum, unutmadım. Onu bilerek bir anı olarak sana bırakıyorum. Manastırın bu ilk ‘mutluluk kanı’… belki başka aşklara da yol gösterir. Lütfen ondan küçük bir mendil yap ve benim için sakla,’ deyip hızla dışarı çıktı Wansa.’ S.59

Sizin zihninizde nasıl bir manzara canlandı bilmiyorum ama benim zihnimde, tarihi el yazmalarının arasından tek kaş başı görünen Şahin K. Canlandı.

Öykünün devamında Wansa köyüne gider, bir sabah Saddam’ın askerleri gelir, ahaliyi meydana toplar, komutan Wansa’yı beğenir, odasına çağırır ve onunla yatmazsa herkese işkence edeceğini söyler. Wansa komutanın silahını kaparak kendi başına sıkar. Yazara göre köy halkını kurtarmak için kendini feda etmiştir; bana göre Kiliseden permisyon almadan cinsel ilişkiye giren papazı aforoz edilmekten ve Süryani Kilisesini büyük bir kepazelikten kurtarmıştır.

 

Diğer öykümüz Halepçe katliamını anlatıyor. Konu hemşerilerine gelince iş hemen ciddileşiyor. Köy öğretmeni talebelerini alarak dağa pikniğe gider. Köye gaz atılır. Dağda saklanılır. Açlıktan ölümler başlar. Öğretmen dayanamayıp teslim olur. Erkekler toplu mezara, kadınlar temerküz kamplarına yollanır. Öğretmenle bir öğrencisi katliamdan kurtulur. Bir Arap köyüne sığınırlar ama Araplar onları ihbar eder. Saddam’ın askerleri gelip yeniden infaz ederler.

Öykülerdeki avratları anladık da, biz okurdan ne istiyorsun be adam! Dostum bu bildiğin 90’larda anlatılan JİTEM hikayesi! Şükür, öyküyü bu sahneyle kesmiş, domuz bağıyla kireç deposuyla devam etmemiş (ayrıca infaz ve kurtuluş sahnesinin bir benzerini, Marko Marçevski’nin Parti Sırrı isimli gerilla romanında bulabilirsiniz).

Diğer hikayenin konusu da Halepçe. Katliamdan kaçan çocuklu bir kadının dağları aşarken yaşadığı açlık, zorluk ve ölümü anlatan dramatik bir hikaye. Benim anlamadığım kitap boyunca din, dil, ırk ve mezhep ayrımı göz etmeksizin tuttuğunu kerhaneye yollayan yazar; iş hemşerisine gelince niçin onca meşakkati çektirmiş. Yollasaydı Musa Kazım türbesine!

Son öykü, Amerikalı kadın askerlerin sipariş ettiği vibratörleri götüren bir Kürt kaçakçısının, Türkiye gümrüğünde başından geçen komik hikayeyi anlatıyor (sulandırmıyorum hakikaten öykü bu). Bir miktar Freud eli değdirirsek, kitaptaki en gerçekçi öykünün bu olduğunu görebiliriz.

 

Kitabın arka kapağına Erhan Bener isimli şıracı kısa bir tanıtım yazmış: ‘Tecelli, Güneydoğu Anadolu’nun bir dervişi, bir masalcı babası gibidir. Onun öyküleri bana, ilk gençliğimin Gorkilerini, Panait Istratilerini, Şolohof ya da Orhan Kemallerini çağrıştırır.’

Bana da Yeşil çam seks furyasının Aydemir Akbaş filmlerini çağrıştırdı.

 

Böyle bir kara propagandayla amaçlanan nedir? Dilim döndüğünce sıralamak istiyorum:

  • Kitabın ana konusu: ‘seks dışında hiçbir şeye yaramayan akılsız ve eğitimsiz doğulu kadınlar’. Bunu yazan ve yayınlayanlar ise kadın hakları savunucuları, liberal zart zurtçular, halkların demokratik bilmem neleri; barış, kardeşlik, sevgi; taraftar ve temsilcileri. İkiyüzlülüklerini yaptıkları sözde edebiyatla kusmuşlardır.
  • Amerikan ordusu paralı askerlerden oluşmaktadır. Paralı askerler ise eğitimsiz, fakir ve cani ruhlu insanlardan seçilir. Doğuyu ucuz et pazarı olarak tasvir etmek, bu kiralık katil sürüsünü motive etmeye çalışmak demektir. Ebu Garip zihniyetini besleyen algıları edebiyat yoluyla oluşturmaya çalışmışlardır.
  • Yazıda da belirttiğim üzere tuttuğunu bir erkeğin yatağına fırlatan yazar; kendi hemşerilerine, can ve namuslarını korumak için dağlar aştırmıştır. Bu ucuz ırkçılığı, kendilerine gaz sıkmayan bir millete yapmaya çalışarak, halklar arasına nifak sokmaya çalışmışlardır.
  • Gerek işgal öncesi gerek işgal sonrası dönemi, yarı vahşi insanların yaşadığı bir toprak olarak tasvir etmiş, işgali meşrulaştırmaya çabalamışlardır.
  • Wansa öyküsünde papaz: ‘Hristiyan’ım de, bizimkilerden çekinirler’ diye Yezidi kıza akıl vermektedir. Hristiyan dünyayı işgal ve sömürü konusunda yüreklendirecek bir ihbarda bulunmuşlardır.
  • Gerek insanların vahşiliği ve gerekse egzotik seks sahneleriyle vahşi batıyı, kendi topraklarını istilaya davet etmişlerdir.
  • Kendi halkının zaaflarını istismar ederek ve memleketin kodları emperyalistlere satılarak, sömürü sürecini hızlandırmaya çalışmışlardır.
  • Farklılıkların heterojen ve dengeli bir görüntü oluşturduğu vurgulanarak; hakim Sünni Arap unsur yok sayılmıştır. Acem Nikahı öyküsünde Sünni kadın: ‘Sana kaç kez söyledim. Her Cuma Şeyh Abdülkadir Geylani’ye veya Ebu Hanife’ye gidiyorum.’ Demesi üzerine Rafızi kadın: ‘ O yezitlerin, ne türbelerinden ne de camilerinden hayır var…’ s.8 demek suretiyle ehli sünnete küstahça dil uzatılmıştır. Bu diyalogda Sünni kadının alttan alması, bir azınlık psikolojisi imajını vermektedir.
  • Gayri mümeyyiz bir toplum imajı çizilerek; manda idaresi konusunda, emperyalistler ikna ve hatta teşvik edilmiştir.
  • Hristiyan toplumlar; din ve mezhep konusu dışında da pek çok kez birbirleriyle vuruşmuştur. Bu öyküler aynısının İslam dünyasında da olduğu ya da en azından olabileceğini ima ederek; böyle bir tarih dışı çirkinliği mümkün kılmaya çalışmışlardır.
  • Yazar, kolay yoldan ABD pasaportu almak için adeta yol yapmıştır.
  • Batının ‘doğulu hain’ fetişizminden istifade ederek, şahsi ikbal elde etmeye çalışmışlardır.
  • Başta Müslümanlar olmak üzere semavi din mensupları tahkir ve tezyif edilmiştir.
  • Gerçeğini ancak Amerikan porno parodilerinde bulabileceğiniz bu sapkınlığı, edebiyat yoluyla yaymaya çalışmışlardır.
  • Batılıların doğu algısı klişelerini beslemiş; anti emperyalist batılı muhaliflerin eli zayıflatılmaya çalışılmıştır.
  • Karakterlerine anlattırdığı rivayet ve dinin içinden cımbızlayarak çektiği ifadelerle sapıklık ve gayri meşru ilişkilere tarihsellik katmaya çalışmıştır.
  • Batılıların verdiği imkan, kanal ve mecralar yoluyla kendi topraklarından intikam almaya çalışmıştır.
  • Amerikan işgalindeki vahşilikleri; yerli halkların bu konudaki motivasyonuyla tevil etmiştir.
  • Amerika’nın otokontrol maksadıyla körüklediği mezhep çatışmasını küçümseyerek; yıkımları halkın eğitimsizliğine atmıştır.
  • Batının doğu algısı pekiştirilmeye çalışılmıştır.
  • Doğuyu İslam haricindeki her türlü din ve pagan sapkınlığıyla anlatmış; İslam medeniyetini küçümseyerek Batı medeniyeti yüceltilmeye çalışılmıştır.
  • İŞİD ve El-Kaide gibi örgütlere batıdan yapılan katılımların önü alınmaya çalışılmıştır.
  • Batının edebiyat siparişi, İletişim yayınlarınca fason üretilmiş; edebiyat kompradorluklarına bir de işbirlikçiliğini eklemiş ve marka değeri kullanarak bühtanlara saygınlık kazandırmaya çalışmışlardır.

puanlamaAçılım konusundaki ciddiyetsizlik ve samimiyetsizliklerin, nelere sebebiyet verdiğini görmüş olduk. Bu işin siyasi boyutudur; içtimai boyutuna gelirsek şunu söylemek isterim:

Altı ay kadar California’da yaşadım. Neredeyse her milletten insan vardı. En çok da Amerika’nın işgal ettiği ve sömürgeleştirdiği ülkelerden. Zira çekilen Amerikan ordusunun peşi sıra gelmişlerdi. California Bağdat kadar pahalı değildi ve iş birlikçilerin karıları on dolardan fazla etmiyordu.

 

Not: Biz bu yazıyı tamamladığımızda, ‘Murat Belge’nin yurt dışına kaçmaya çalıştığı ve İngiltere’ye vize baş vurusunda bulunduğuna’ dair ajanslara haberler düşmüştür. Oysa bu kitabın vize yerine geçmesi gerekmez miydi?

rozetler

The following two tabs change content below.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
4 Kişi oy verdi
Ortalama puan: 5,00.
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...
2.228 kişi tarafından okundu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir